Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Huzursuzluk"

Kitabın Adı: Huzursuzluk
Yazarı: Ömer Zülfü Livaneli
Yayınevi: Doğan Kitap Yayınları
Türü: Dram, Yaşam, Güncel
Sayfa Sayısı: 154
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Merhamet zulmün merhemi olamaz!
İstanbul’un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin’e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece adeta bir girdabın içine çekilir, tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşer.

Harase nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz… Ortadoğu’nun adeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelamın çocuklarının hikayesi… Livaneli okuru, sevda ile acının iç içe geçtiği bir Ortadoğu gerçeğiyle buluşturuyor.

Yorum
Ne güzel demiş Zülfü Livaneli: “Merhamet zulmün merhemi olamaz!” diye.
İbrahim, Mardin’de doğup büyümüş bir gazetecidir ve İstanbul’da yaşamaktadır. Bir gün Amerika’da hayatını kaybeden Hüseyin adlı biri hakkında bilgi ulaşır eline. Hüseyin aslen Mardinlidir. İbrahim ipuçlarını takip ederek Hüseyin’in okul arkadaşlarından biri olduğunu öğrenir ve onun hikayesini araştırmaya başlar. Bu hikaye ki onu IŞİD zulmüne, Suriye’ye, mültecilere ve Ezidilere sürükleyecek. Bu hikaye ki onu iyi yürekli Hüseyin’in uğruna nişanlısından ayrıldığı, ailesiyle karşı karşıya geldiği mülteci Meleknaz’a sürükleyecektir.
Hüseyin neden öldürülmüştür? Meleknaz kimdir? Ezidilik söylendiği gibi şeytana tapanların dini midir? Hepsi ve daha fazlası size dram fırtınasına sürüklerken  bir yandan da hüzün yağmuruna tutacak ama acılar bakidir ve merhamet zulmün merhemi değildir, olamaz.

Zülfü Livaneli yine güncel olayları kullanarak “Huzursuzluk” kitabı ile kalemini konuşturuyor. O kaleme sizde şahit olmak isterseniz gerçeklikten sakın kaçmayın ve bu kitabı mutlaka okuyun. Emin olmayın hiç pişman olmayacaksınız.
"Asil insanların en neşeli zamanlarda bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir." (Sayfa:27)

"Kadın ilk, erkek ise son aşkını unutamaz." (Sayfa:76)

"...bütün bunlar olurken bu kadar dinin tanrısı ne yapıyordu diye sordum kendime ve cevabı buldum. Tanrı o sırada dinleniyordu çünkü yedinci gündü, altı günde evreni yaratmıştı ve yedinci gün dinlenmeye çekilmişti. Herhalde bu yüzden çığlıkları duymamıştı." (Sayfa:99)

"Merhamet keskin bir kılıç; merhamet gösterenin kabzasında tuttuğu ama karşı tarafı yaralayan bir kılıç." (Sayfa:149)

Puanlama:


"Beyaz Gemi"


Kitabın Adı: Beyaz Gemi
Orijinal Adı: Ak Keme
Yazarı: Cengiz (Çıngız) Aytmatov
Çeviren: Refik Özdek
Yayınevi: Ötüken Yayınları
Türü: Dram, Yaşam, Mit, Efsane
Sayfa Sayısı: 174
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Beyaz Gemi, Aytmatov’un, edebiyat aleminde geniş akisler uyandıran, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir.

Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında bir çocuktur. Çocuk, saflığın, bozulmamışlığın ve geleceğin sembolüdür. Aytmatov, çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusunu meydana çıkarmayı başarır. Ona göre; çocukluk, gelecekteki insan karakterinin tohumudur. Çocukluk gerçek ana dili öğrenmeye ve çevresindeki insanlarla, tabiatla ve özellikle kültürle bağlarını hissetmeye başladığı dönemdir.

Aytmatov, Beyaz Gemi ile destan, efsane ve masal gibi çoğu şifahi edebiyat unsurlarını eserlerine sokmaya başlar. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirir.

Yorum 

Beyaz Gemi kitabı şöyle başlıyor:
“Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti.”

Giriş cümlesinden de anlayacağınız gibi eserimiz iki hikaye üzerine kurulu. Bunlardan biri Mümin adlı dedemizin uruusu, yani boyu hakkındaki hikayedir. Kırgızlar kırk boydan oluşmaktadır ve Mümin dedemizde kendi boyunun yani Buguların (Maral) hikayesini torununa anlatır. -Onların boyunun nasıl ortaya çıktığını, Issık Göl’e nasıl geldiklerini-
Diğer hikaye ise; yedi sekiz yaşlarındaki küçük çocuğun hikayesidir. Onun hikayesi annesi ile babasının onu terk etmesiyle başlamıştır. Annesi şehirde kendine yeni bir hayat kurmuştur, babası ise; başka bir kıyıda kendi hayatını kurmuştur. Issık Göl’ün ortasında Beyaz gemi’de çalışmaktadır küçük karakterimizin babası. O yüzden küçük çocuk her zaman dağın tepesine çıkarak dürbünden gemiyi gözetlemeye başlar. Hayali bir balık olmak ve babasına ulaşmaktır. Bu arada küçük karakterimiz dedesiyle, üvey nenesiyle, eniştesi Orozkul ve eşi Bekey Teyze’yle  ve birkaç aile üyesiyle yaşamaktadır.
Bekey Teyze kısırdır ve bu yüzden Orozkul’dan sürekli şiddet görmektedir. Orozkul ise oldukça gaddardır. Tek Bekey Teyze’ye değil çevresindeki diğer insanlara da zarar vermektedir. Onun bu durumu çocuğu olmamasından kaynaklıymış gibi görünse de bence doğasında vardır.

Bu kısımda kitaptan bir alıntı paylaşmak istiyorum:
“ Bir eşeğe eşek olduğunu ispat edemezsin ki…” (Sayfa: 98)

Kitap hakkında genel düşüncelerime gelirsem eğer; bence Orozkul evlat özlemini küçük çocukla sağlayabilirdi. Böylelikle etrafına karşı tutumu da iyi olurdu ama onun gözünde mal mülk o kadar önemliydi ki kendi kanından birine kalmalıydı.
Küçük çocuk geleceğin ve hayallerin sembolüydü. Onun hayal alemine dalışı ve bir taşı bile tank olarak düşlemesi onun karakterini çok iyi yansıtmıştı.

Kitabın yayınevi kısmı  hakkında konuşacak olursam eğer: bazı yerlerde Kırgızca sözcükler kullanılmıştı ve bunları ben Kırgızca bildiğim için anladım ama eminim bazılarınız anlamamışsınızdır diye düşünüyorum. Bunun dışında yine bazı yerlerde hatalar mevcuttu çeviri hususunda.

Genel olarak güzel olsa da, beni biraz sıktı açıkçası. Bunun da en büyük etkisi her zaman söylediğim gibi hikayenin bazı kısımlarında kendi yaşamımdan kesintiler bulmam. Anlayacağınız Cengiz (Çıngız) Aytmatov hikayedeki her şeyi çok iyi tasvir etmiş, sanki kitabı okuyor gibi değil de olayın içinde yaşıyor gibisiniz. Bu arada kitabın birde filmi mevcut. Benim gibi Kırgızca bilenler YouTube’den filmini izleyebilirler.

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Bir dahaki yazımda görüşmek dileğiyle…

Puanlama:


"Lanet İşleyiciler: Beyaz Kedi"



Kitabın Adı: Lanet İşleyiciler – Beyaz Kedi
Orijinal Adı: The Curse Workers / The White Cat
Yazarı: Holly Black
Çeviren: Yiğit Değer Bengi
Yayınevi: Dex Yayınları
Türü: Fantastik, Gizem
Sayfa Sayısı: 290
Seri Adı: Lanet İşleyiciler I. Kitap

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Bazı insanlar, sadece genetik yolla kazanılan bir yeteneğe sahip: tek bir dokunuşla duygularınızla, anılarınızla oynayabiliyor, size şans verebiliyor, sizi öldürebiliyorlar ve buna Lanet İşleyiciliği deniyor.

Lanet İşleyiciliği tehlikeli olduğu için bu kişiler toplumdan dışlanmışlar, en ağır işlerde çalıştırılıyor ya da yasadışı yollara zorlanıyorlar. Üstelik büyülü dokunuşlarının kontrol altında tutulabilmesi için daima eldiven giymek zorundalar.

Cassel de böyle bir aileden geliyor ve ailesinin tümü dolandırıcılıkla geçimini sağlıyor. Cassel hariç. Kuşaklar boyunca genetik yolla geçen lanet yeteneği Cassel’de yok. O, yozlaşmış bir ailede, dürüst kalmaya çalışan bir savaşçı. Ancak Cassel de, üç yıl önce en yakın arkadaşı
Lila’yı öldürdü.

O günden beri normal bir hayat sürmeye çalışıyor. Ancak her şey bir gece gördüğü bir kâbustaki beyaz kedinin ona bir şeyler anlatmaya çalışmasıyla değişiyor. Ailesindeki tuhaflıklar, uyurgezerliği ve hafıza kaybı, tek bir şeye işaret ediyor: ailesi, Cassel’e çok fena bir oyun oynuyor. Cassel’in şimdi bu oyunu bozması gerek –bir de kâbuslarındaki beyaz kediyi bulması.
Yorum

Mart ayının ilk kitap yorumundan merhabalar. Bugün sizlerin karşısına fantastik bir seri olan, “Lanet İşleyiciler Serisi” ile çıkıyorum. Açıkçası seriden çok umutluydum ama maalesef serinin ilk kitabı bana çok durgun geldi açıkçası. Yani beklentilerimi tam olarak karşılayamadı diyebilirim. Bu arada maalesef kitabın içerisindeki basım hataları ise bu kitaptan iyice soğumamı sağladı. Bir anda 26’dan 59’a atladık ve ondan sonra aynı bölüm tekrar basılmıştı. Elinde bu kitaptan bulunanlardan bende eksik olan sayfaların fotoğraflarını instagram hesabımdan çekip göndermeleri için istekte bulunmalar ve ondan sonra bir sayfada birden fazla yazım yanlışı, yani açıkçası bu kitap beni bitirdi. Açıkçası kitabı şubat başında okumaya başladım ama ancak bitirdim yani. Neyse artık. Olmuşla ölmüşe çare yok. Kitabın konusuna gelirsek eğer;

Her ailenin bir sırrı vardır ama, Cassel’in ailesinde belki bu sırlar daha fazladır. Zira onun ailesindeki herkes bir lanet işleyicidir. Kimileri ölüm işlerken, kimileri ise; duygu işlemektedir. Cassel mi? – O sıradan biridir. Ta ki bir gün kendini okulunun çatısında aşağıya düşmek üzere bulana kadar. Yanında ise beyaz bir kedi vardır. O günden sonra herkes Cassel’e bir farklı bakmaya başlar ve intihar eğilimli olarak gözüktüğü için de  kısa süreliğine okuldan uzaklaştırılır. Şimdi onun eski normal yaşamına dönmesi için geçmişiyle yüzleşmesi ve saklı kalmış olanlarla baş etmesi gerekecektir.

Tanıtım Videosu

"Hasret zayıf duyguları söndürür, güçlü olanları hatırlatır." (Sayfa: 212)

"Söylenmesi en kolay yalanlar doğru olmasını istediklerimizdir." (Sayfa: 273)

Puanlama:


"Arafatta Bir Çocuk"

Kitabın Adı: Arafatta Bir Çocuk
Yazarı: Ömer Zülfü Livaneli
Yayınevi: Cem Yayınları
Türü: Tarih, Dram, Yaşanmışlık
Sayfa Sayısı: 183

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Ömer Zülfü Livaneli, ünü yurt dışına taşmış büyük bir müzikçimiz olduğu kadar usta bir yazardır da. Arafatta Bir Çocuk, kitap olarak çıkan ilk yapıtıdır. Bu hikayelerde ilk yapıt olmanın hızı, tazeliği anında usta işi bir olgunluğu da görürüz Livaneli’nin edebiyatımızda şimdiye kadar duyulmamış, yepyeni, kendine özgü bir sesi vardır. Yayınevimiz, Ömer Zülfü Livaneli’nin ilk yapıtını kıvançla sunarken, yazarın gelecek roman ve hikayelerini de yakında okurlarımıza ileteceğini muştular.

Yorum

“Bir kavganın, bir mücadelenin, çiçek açan hayatın dilidir şiir.” (Sayfa 54)
Allahım… Allahım… Elimde bir hazine tutuyorum resmen ve bu hazineyi Kırgızistan’da, okulumuzun kütüphanesinde buldum. Zülfü Livaneli’nin 1978 baskılı yayınlanmış ilk kitabı: “Arafatta Bir Çocuk”. Türkiye’den uzakta Kırgızistan’daki kütüphane raflarının arasında saklamış bu eserde yine Zülfü Livaneli’nin ustalığını görüyoruz. İşçi olmak için, okumak için, gurbette ailesini görmek için kaçak yollarla Almanya’ya, İsviçre’ye ve daha başka ülkelere gidenlerin, siyaset yüzünden, sağcı-solcu olayları yüzünden köşe bucak kaçanların hikayesi “Arafatta Bir Çocuk”. İçerisinde toplam yedi yaşanmışlık barındıran bu kitabı bence mutlaka okuyun. Emin olun ki okurken kendinizi bir anda tarihin derinliklerinde, gerçekliğin kucağında bulacaksınız. Bu arada kitabın yeni baskısını Doğan Kitap etiketiyle, aynı adla tüm kitapçılarda bulabilirsiniz.
Puanlama:



"Dünyanın En Şanslı Kızı"



Kitabın Adı: Dünyanın En Şanslı Kızı
Orijinal Adı: Luckiest Girl Alive
Yazarı: Jessica Knoll
Çeviren: Murat Karlıdağ, Tuğçe Nida Sevin
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Türü: Dram, Ergen, Erotik
Sayfa Sayısı: 393
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
MÜKEMMEL HAYATI MÜKEMMEL BİR YALANDI.

Ana FaNelli, prestijli Bradley Okulu’nda yaşadığı şoke edici ve aşağılayıcı bir olay yüzünden hayatını yeniden inşa etmek zorunda kalmıştı. Şimdi ise cazip bir işi, pahalı giysileri ve yakışıklı, asil bir nişanlısı vardı; elde etmek için çok uğraştığı mükemmel hayata ulaşmaya fazlasıyla yakındı.
Fakat Ani’nin bir sırrı vardı.
Geçmişinden gelen ve hala onun peşini bırakmayan, gün yüzüne çıkıp her şeyi berbat etmesi an meselesi olan, özel ve acı dolu bir sır…
Olağandışı anlatımı ve tahmin bile edemeyeceğiniz şaşırtıcı olaylarla dolu olan Dünyanın En Şanslı Kızı, “her şeye sahip olmaya” çalışan bir çok kadının yaşadığı dayanılmaz baskıyı gözler önüne sererken, okuru sivri dili ve acımasız hırsı ile korkunç bir gerçeği gizli tutmaya çalışan, düşündüğünüzden çok daha yüce gönüllü bir kahramanla tanıştırıyor.
Ancak soru şu ki; Ani’nin sessizliğini bozması, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmesine mi neden olacak, yoksa özgürlüğünü kazanmasını mı sağlayacak?

Yorum
 
Ocak ayının ikinci kitap yorumundan herkese sevgiler, saygılar.
Ocak ayının ikinci kitabının yorumunu yazarken güzel şeyler yazmak isterdim bu kitap hakkında ama kitabı okurken resmen çıldırmak üzereydim. Kitaptaki baş karakteri elime geçirip iyice bir silkelemek istedim resmen. Hayır, hayatımızda zaten kötü şeyler yaşayıp kitaplara sığınıyoruz ama kitaptaki karakterlerde sizden daha beter olunca resmen çıldırmamak elde değil. Bu kadar işe yaramaz, her bir b..u yiyen bir karakter görmedim hayatımda. Bence siz bu kitap için spoiler yiyin ona göre kitabı okumaya karar verin. Yine de ailelerin okuyup evlat yetiştirme hususunda da ders alabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Spoiler içermeyen kitap konumuza gelirsek;
Ani ünlü bir dergide yazılar yazmaktadır, zengin bir nişanlısı vardır ve evlenme hazırlıkları yapmaktadır. Çevresindekilere karşı oldukça katı tutumu olsa da, bunların nedeni çocukluğunda yaşadığı travmatik olaylarda saklıdır. ( -ki bu olaylardan hala ders almamıştır bana göre. ) Bu olayların nedeniyse onun şimdi sahip olduğu gibi popüler olma isteğidir. Bunun için de yapmayacağı şey yoktur. Yalnız popülerlikte bir yere kadardır. Geçmişindeki sırlar Ani’nin peşindedir ve Ani bu sırları daha ne kadar saklayabilecektir? Yoksa sırlar ortaya mı çıkacak? Hepsi ve daha fazlası bu kitapta.
Bu arada kitap ilk 160-170 sayfada sizi sıktıkça sıkacak ama sonradan açılacak ve bir hareketlilik olacak ama ben yine de beğenmedim. Tavsiye etmem yani. Bazı erotik sahneleri ki bunların bana göre hepsi mide bulandırıcı olduğu için çocuklardan oldukça uzak tutun derim. Bu arada kitap kapağını da çok beğendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Oldukça başarılı bir tasarım. Yabancı Yayınları’nı bu konuda oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim.

“Vurulduğunu en son farkeden kişi her zaman vurulan kişidir.” (Sayfa 258)

Puanlama:


"Sesler


Kitabın Adı: Sesler
Orijinal Adı: Röddin
Yazarı: Arnaldur Indridason
Çeviren: Sıla Okur
Yayınevi: Doğan Kitap Yayınları
Türü: Dram, Polisiye, Gizem, Suç
Sayfa Sayısı: 317
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
“Katilin kim olduğunu son ana kadar tahmin edemeyeceksiniz.”
Mail on Sunday

Reykjavik, İzlanda…
Noel arifesi…
Noel ruhuna ve kara teslim olmak için bekleyen kentin en büyük oteli Amerika ve Avrupa’dan akın akın gelen turistlerle dolup taşarken otelde bir cinayet işlenir.
Otelin kapıcısı, Noel zamanlarında çocukları eğlendirmek için Noel Baba olan Gulli, tam kalbine aldığı bıçak darbesiyle öldürülmüştür. Reykjavik Cinayet  Masası’ndan dedektif Erlendur ve yardımcıları Elinborg ile Sigurdur Oli maktulü gördüklerinde bunun sıradan bir cinayet olmadığını hemen anlarlar.
Çünkü kanlar içindeki Noel Baba yarı çıplaktır, pantolonu ayak bileklerine kadar inmiştir, penisinden de bir prezervatif sarkmaktadır. Ve herkesin otelin kapıcısı olarak bildiği Gulli’nin geçmişinde çok önemli bir sır gizlidir.

Avrupa’nın en iyi polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilen Arnaldur Indridason’un kaleminden çıkan Sesler, bir katilin peşinde adım adım ilerlerken insan ruhunun en derin kuytularına da inmeyi başarıyor.

Arnaldur İndridason gazetecilik ve film eleştirmenliği yaptı, Polisiye Yazarları Birliği “Altın Hançer” Ödülü’nün sahibi olan Indridason’un kitapları 20 dile çevrilerek 26 ülkede yayımlandı, 8 milyonun üzerinde sattı. Indridason The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde 1 numarada gösterildi.

Yorum

Herkese Ocak ayının ilk kitap yorumundan merhabalar. Ocak ayının ilk kitap yorumu olmasına rağmen oldukça güzel bir kitabın yorumuyla birlikte sizlerleyim. Mail on Sunday’in de dediği gibi: “Katilin kim olduğunu son ana kadar tahmin edemeyeceksiniz”, bu kitapta.
Noel arifesinde şehrin çok büyük bir otelinde bodrum katta bir cinayet işlenir. Ceset otelin kapıcısı Gulli adlı birine aittir ve cesedi de Ösp adlı bir hizmetçi bulmuştur. Polis olay yerine ulaştığında cesedi Noel Baba kıyafeti içinde kalbinden bıçaklanmış ve cinsel organında prezervatif sarkarken bulurlar. Cinayet soruşturmasının başındaki kişi Erlendur adında geçmişindeki olaylardan ve parçalanmış ailesinin etkisinden kurtulamamış bir adam vardır. Olaylar ilerlerken hem Erlendur’un, hem de Gulli’nin hayatına dair her şeyi öğreneceğiz. Gulli aslında kimdir? Neden otelde çalışan en eski çalışan olmasına rağmen kimse onun hakkında bir şey bilmiyordur? Hikaye oldukça güzel ama bazen de durgun ve sizi şaşırtacak şekilde ilerliyor. Bilmiyorum ama ben sevdim açıkçası. Yazarımız bir cinayeti öyle çok hikayeye bağlamış ki olay daha ilgi çekici ve polisiyelik olmuş. Bu arada kitabın bazı kısımları mide kaldırıcı olsa da okuyun bence.
 
Puanlama:


"Ak Möör"



Kitabın Adı: Ak Möör (Beyaz Mühür)
Orijinal Adı: Ak Möör
Yazarı: Ömürbek Kudaybergen Uulu, Kayum Miftakov, Saparbay Bokoç Uulu, Abdıkalık Çorobaev, Kalık Akiev, Asılbek Eşmambetov, Anar Tokombaeva, A.Tokombaeva, B.Kebekova, S.Zakirov
Hazırlayan: S. Bayhodcoev
Yayınevi: İlim Yayınları
Türü: Yaşanmışlık, Destan, Dram, Aşk
Sayfa Sayısı: 150

 

Yorum

Her devir ayrı yaşamı, ayrı bir dramı barındırır içinde. Hayatın ne kar güzel yanları olsa da maalesef kötü tarafları da oluyor. Bu hususta belki de Kırgız Halk edebiyatının en iyi örneklerinden biri: “Ak Möör”. Birbirini sevdikleri halde kavuşamayan iki gencin hikayesi. Belki de Romeo ve Juliet eserinin asıl kaynağı. Bir yaşanmışlık Ak Möör. Bende, “Ak Möör”ün 7 varyantını okuyup filmini izleyen şanslı kişilerden biriyim. Her varyant birbirinden farklı ama bir o kadar da yakın. Benim halk edebiyatında en çok ilgimi çeken de bu husus. Halk edebiyatı ya da sözlü edebiyat türü öyle büyülü bir şey ki anlatamam. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin karakterlerin adı hiçbir şekilde değişmiyor. Ak Möör’de de işte böyle bir durum var. Bolot bir seyistir ve kuzenine aşıktır. Kuzeni Ak Möör’de yeğeni Bolot’dan  hoşlanmaktadır. Gel görelim ki 67 yaşında olan 70’ine az kalmış olan Cantay Han 14-15 yaşlarında genç bir eş aramaktadır. Bir gün kulağına genç ve güzel olan Ak Möör ün adı gelir. İlerideki günlerde Ak Möör ile göl kenarında karşılaşan han ona aşık olur ve başlık parası olarak ailesine 10 at verip kısrak keserek kızı kendine eş yapar. Bunun üzerine bunu duyan Bolot seyisliğini yaptığı yerden ayrılarak Ak Möörün yanına gelir ama iş işten geçmiştir ve Ak Möör, Hanla birlikte ayrılmıştır oradan. Sonunda Bolot Ak Möörü bir boz üyün (Geleneksel Kırgız Evi/Çadırı) içinde tek başına bulur. Han 15 günlüğüne bir yere gitmiştir. Bolot üç gün Ak Möör ile kaldıktan sonra Ak Möör ona: “Hanın gelmesi yakındır sen bar git yoluna”,-der. Bunun üzerine Bolot oradan ayrılır. Daha sonra yeniden gelir ve Han ile görüşüp ona şiir okuyarak Ak Möör’ü kendisine ister. Buna sinirlenen han kılıcını çeker ama Ak Möör buna engel olur. Han da rıza göstererek Bolot’u ata bindirip yanına erzak ve altın,para vererek onu uzaklaştırır. Bu final durumu birkaç varyantta farklıdır. Kiminde Han Bolot’a ben öldükten sonra Ak Möör’ü alıp git der, kiminde ise Bolot’a bir kız vererek gönderir. Kiminde ise Ak Möör ve Bolot kaçar ve töre gereği Hanın oğlu Ak Möör’ü öldürür. İzlediğim Ak Möör filminin sonunda da keza böyle oldu. Han, Bolot’a: “Ben öldükten sonra Ak Möör’ü alıp git”,- dedi ama han öldükten sonra Ak Möör’de ‘geleneğimizde böyle bir şey yok’ denilerek öldürüldü.

Kitap genel olarak kısa kısa yedi varyanttan oluştuğu için açıkçası aynı hikayeyi tekrar tekrar okumak sıksa da genel olarak söylemeliyim ki çok sevdim. Kırgız gelenekleri, adetleri, yaşamları bu kitapta ve bizim kültürümden de hiçte bir farkı yok. Ne de olsa bir milletiz değil mi?

Puanlama:


"Konstantiniyye Oteli"



Kitabın Adı: Konstantiniyye Oteli
Yazarı: Zülfü Livaneli
Yayınevi: Doğan Kitap Yayınları
Türü: Yaşantı, Dram, Türk Roman, Tarih
Sayfa Sayısı: 496
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul’un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet’teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyorlar. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyükelçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon “yıldızlar”ı, eski ve yeni zenginler, büyük işadamları…

İstanbul’un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar.

Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…

Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…

Zülfü Livaneli, zengin bir insan panoramasıyla İstanbul’un derinliklerine inerken şehrin büyülü, ama bir o kadar da acımasız atmosferiyle buluşturduğu okuru sıra dışı bir yolculuğa çıkarıyor.

Yorum

Türk edebiyatının altın kalemi Zülfü Livaneli yine ustalığıyla “Konstantiniyye Oteli” adlı kitaba hayat vermiş. Yazar Konstantiniyye Oteli ile sizi birbirinden farklı ama yabancı olmadığınız ve hayatınızda en azından bir kere duyduğunuz veya şahit olduğunuz hikayelere sürüklüyor ve bunu da öyle bir ele alıyor ki, sizi bu hikayeler sıkmadığı gibi esere olan ilginizi arttırıyor. Bu tabi görünen kısım, yani: Yerüstü (Yüzey). Bir de yerin altı, yani: “ruhlar dünyası” var. Yerin altına indiğimizde ise; kendimizi tarih sayfalarında gezinirken buluyoruz. Burada bir tek dil var: “Ölülerin Dili”. Bu sayede onların hikayelerini de öğreniyoruz.

Zehra Ertan, Ergun Bereket adında bir iş adamı adına çalışmaktadır. Ergun Bey, Kazakistanlı bir iş adamı olan ortağı “İmparator” lakaplı Gaydar Rustemoviç Hamzatbekov ile Konstantiniyye Oteli açılışında buluşacaktır ve her şeyin sorunsuz bir şekilde gitmesini isteyen Zehra da, LCV olarak bu etkinlik için elinden geleni yapacaktır. Otelin lavabosuna giden Zehra bir anlık dikkat dağınıklığıyla başını lavaboya çarparak bayılır. Ondan sonrası karanlıktır ve kendini bir anda ölüler dünyasında onlarla kendi dilleriyle konuşurken bulur. Ölmemiştir ama, gitgide ölüler dünyasına yaklaşmaktadır. Ondan sonra hikayemiz otelin açılış töreni öncesine ve Zehra bayılmadan önce açılış boyunca neler olduğuna doğru gider. Bu arada bizde her bir masaya uğrayıp tek tek bütün konuklarımızın hikayelerine, onlara hizmet eden güvenlikçi, garson ve çalışanların hikayelerine ve tabii ki ölülerin hikayelerine şahit olacağız.

Kesinlikle bu kitabı okumanızı %100 tavsiye ederim. Okuduğunuza hiçbir şekilde pişman olmayacak ama belki yer yer sizi sinirlendiren şeylere şahit olacaksınız.

Puanlama:

~~Alıntılar~~

“…ölüler için zaman sonsuzdur, mekan ise sınırlı.” (Sayfa 18)

“Hiçbir şeyden korkmayan kişinin hayal gücü yok demektir.” (Sayfa 313)

“Evliliğe giden yol harcamadan, evlilik ise karıkocanın baş başa verip tasarruf etmesinden geçer.” (Sayfa 315)

“Sözcükler bize, asıl söylemek istediklerimizi gizlemek için verilmiştir.” (Sayfa 344)

“Ölüm eşitliktir. Mezar, imparatorla mahkumu, zenginle yoksulu, güzelle çirkini, bilgeyle deliyi eşit kılar. Bizi de beyazlarla eşit kıldı. Çünkü hiçbir siyahinin kemikleri siyah değil; bizim kemiklerimiz de sizinkilerin renginde. Bu yüzden aramızda bir fark kalmadı. Mahşer gününde dirildiğimizde kimse bize ayrı bir ırk gözüyle bakmayacak, çünkü fark görmeyecek.” (Sayfa 478)


"Miss Marple'ın Son Maceraları"



Kitabın Adı: Miss Marple’ın Son Maceraları
Orijinal Adı: Miss Marple’s Final Cases
Yazarı: Agatha Christie
Çeviren: Çigdem Öztekin
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınları
Türü: Polisiye, Gizem, Suç
Sayfa Sayısı: 192
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Birincisi, kilisedeki esrarengiz yaralı adam… sonra ölü adamın gömdüğü hazinenin esrarı… ceset ve mezura… kahya kadının at kazasındaki rolü… hırsızlıkla suçlanan kız… karısını hançerleyerek öldürmekle suçlanan bir adam. Bu altı vakanın tek bir ortak noktası var… Jane Marple’ın tümdengelimci şaşırtıcı gücü.

“Bunların hepsi açıklığa kavuştuğunda okuyucular, ‘Neden ben bunları düşünemedim?’ diye kendilerine sorarlar. Ama bunu Agatha Christie’den başka kimse yapamaz.”
Springfield Republican

Yorum

Merhabalar sevgili kitapsever dostlarım.
Bugün sizlere benim kalemiyle yeni tanıştığım ve doyamadığım, sizin ise uzun zaman önce tanışıp kalemine doyamadığınızı düşündüğüm Agatha Christie’nin “Miss Marple’ın Son Maceraları” adlı kitabının yorumuyla geldim. Aslında kitabı okurken bir anda küçüklüğüm geldi aklıma. Küçüklüğümde TRT Çocuk kanalında “Bayan Mallard’ın Maceraları” diye bir çizgi film vardı ve ördek dedektifimiz çeşitli suçları çözüyordu. Bu kitapta dedektifimiz belki ördek değil ama yine aynı şekilde suçları büyük bir başarıyla çözüyor ve yazarımız Miss Marple’ın bedenine bir ruhmuşçasına sahip olup gizemleri bir bir çözüyor. Bu arada bahsettiğim çizgi film ile bu kitabın baş karakterinin adının yakınlıklarına dikkat ettiniz mi? Kim bilir belki çizgi filmin ilham kaynağı da bu kitaptır. Bu arada kitabımız dokuz kısa hikayeden oluşuyor. Bunların ikisi dışında hepsi Miss Marple’ın macerası. Diğer ikisi ise; biraz fantastik diyebileceğim türden. Lanetli olduğu düşünülen bir kukla ve aynadaki bir yansıma üzerine kurulu. Açıkçası ben daha önce Agatha Christie’nin yazmış olduğu herhangi bir kitabı okumadığım için oldukça pişmanım. Varın siz pişman olmayın! Okuyun! Okutun! 

Puanlama:


"Güzel Şeytan"



Kitabın Adı: Güzel Şeytan
Orijinal Adı: A Beautiful Evil
Yazarı: Kelly Keaton
Çeviren: Melis Özben
Yayınevi: Dex Yayınları
Türü: Fantastik, Mitoloji, Macera, Gerilim
Sayfa Sayısı: 242
Seri Adı: Karanlığın Kızı / Tanrılar ve Canavarlar II.Kitap
Satın Al:SATIŞI YOK MAALESEF

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
VAZGEÇİLMEZ BİR GÜÇ, KAZANILMASI GEREKEN BİR SAVAŞ.

Karanlığın Kızı’nın sonundaki korkunç mezarlık savaşından sonra Ari ve arkadaşları neyle karşı karşıya olduklarının farkındalar. Ari’nin başında Medusa laneti var ve bir gün dönüşeceği şey kabuslarına giriyor. Daha da kötüsü, tanrıça Athena küçük Violet’i kaçırdı ve şimdi Ari’yi yok etmekle tehdit ediyor.

Ari, gözlerini ayıramadığı Sebastian ile birlikte Athena hakkında öğrenebileceği kadar çok şey öğrenmenin ve Violet’ı kurtarmanın peşinde. Fakat iyilikle kötülüğün savaşı düşündüğünden çok daha büyük çapta. Bugüne dek hayal bile edemediği kadar dehşetengiz bir dünyaya çekiliyor yavaş yavaş.

Karanlığın Kızı ikinci kitapla devam ediyor.
Bir kez daha mitoloji ve kötülük, bugünkünden çok farklı bir New Oreans’ta kol gezmeye devam ediyor.
Yorum

Karanlığın Kızı Ari’nin macerası kaldığı yerden devam ediyor. İlk kitabını iki yıl önce (11.06.2014) okumuş olduğum kitap maalesef aklımda unutulmaya yüz tutmuş diyebilirim. Yazarımızda bu konuda kitaba başlarken serinin birinci kitabına pek değinmediği için açıkçası benim için kitabı anlamak ve içine girmek oldukça zor oldu diyebilirim. Yalnız genel olarak ilk yüz sayfa durgun olsa da, daha sonra kitabın oldukça tempolu ve hayallerimde canlandırdığım bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. Kitabın yazarı sanki bendim yani. Bu arada serinin üçüncü kitabı maalesef yayımlanmamış durumda veya Türkçeye kazandırılmamış. Konusuna gelirsek eğer;
(Serinin ilk kitabını okumayanlar için Spoiler içerebilir!)
Ari, Medusa soyundan gelmektedir ve 21 yaşında taşa dönüştürme laneti aile mirası olarak ona kalacak tek şeydir, ama aynı zamanda Perseus soyundan geldiği için bu yeteneğini ister istemez ortaya çıkmaktadır ve bu durum lanetin asıl kaynağı Athena’nın da ilgisini çeker ve Bilgelik Tanrıçası Athena, onu ele geçirmek için elinden gelen her şeyi yapar tabi, Ari’de ona karşı çıkıp Athena’nın elinde tutsak olan babasını ve arkadaşı Violet’i kurtarmak için elinden geleni esirgemeyecektir.
Serinin kitabını beğenerek okuduğumu hatırlıyorum ama dediğim gibi ilk kitabı okumamla bu kitabı okumam arasına o kadar uzun bir ara girdi ki, maalesef bu durum kitabı bir tık aşağıya çekti. Yine de cadıları, tanrıları, mitleri, gorgoyları seviyorsanız, kısacası fantastik, mitolojik kitapları seviyorsanız bu kitabı kaçırmayın derim.

Puanlama:

Serinin ilk kitabı hakkındaki yorumum için BURAYA tıklayınız.


"A'mak-ı Hayal"



Kitabın Adı: A’mak-ı Hayal
Yazarı: Filibeli Ahmed Hilmi
Yayınevi: İnsan Kitap Yayınları
Türü: Tasavvuf, Din
Sayfa Sayısı: 285
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
A’mak-ı Hayal, Raci’nin “nokta olduğunu” fark edip, noktadan Merkez’e akacak bir yol arayışına girmesinin hikayesi ve “aşağı” ile “yukarı” arasındaki meydan muharebesinin bir sonucudur. İnsan bu arayışta, “aşağı” olana kayıtsız şartsız teslim olmak üzere, kötülükle türlü savaşlara girer. Her insan, bir halife olması itibariyle bu hakikati aramaya yazgılıdır! Her fert için şekillerde ve farklı zamanlarda ortaya çıksa da, susuzluğun, ayrılığın ve de anayurttan kopuşun kendisine hatırlatacağı bir zamanın gelmesi mukadderdir. A’mak-ı Hayal, bu mukadder yolculuğun hikayesidir.
Enver Gülşen

***

“-Azizim, kamil insanlardan olduğunuz aşikar. Fakat kemalatınızı bu garip kıyafet altına gizlemenizin sebebini anlayamıyorum. – Halbuki bu pek basittir, dedi Aynalı Baba. Kahveyi pişirerek fincanımı doldurduktan sonra:
-Herkes süse meraklıdır ve bu yüzden para sarf ederek türlü türlü elbiseler yaptırıyor. Ben de bu şekil elbiselerden hazzediyorum.”
A’mak-ı Hayal’den…

Yorum 

“Azizim, insanlar mantığı, ne dediklerini temyiz etmek için değil, her dediğini mantığa uydurmamak için icat etmişler!” (Sayfa 139)

Aralık ayının ilk kitap yorumundan Merhabalar,
Türkiye’den gelmeden hemen önce İnkilap Kitapevi’nden almış olduğum cep boy “Doğu-Batı Klasikler Seçkisi” serisinin nihayetinde elimde bulunan son kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Diğerlerine nazaran bu kitabı okurken baya zorlandım. Zira bilmediğim oldukça fazla kelime vardı ve açıklama bölümünde bazen bir sözün anlamı iki sayfa yazılmıştı. Ama genel olarak bakarsak oldukça beğendiğim ve severek okuduğum bir kitap oldu diyebilirim. Konuna gelirsek eğer:
Raci, bu evrende kendinin bir nokta olduğunu fark eder ve özünü arama yolculuğuna çıkar. -Nokta dediğime bakmayın çünkü; Raci adeta bir ruh gibidir ve özünü arayış esnasında kendini çeşitli insanların bedeninde bulacaktır.- Bu özünü arayış yolculuğu onu Buda’nın, Zerdüşt’ün, Adem’in , Aynalı Baba’nın ve nicelerinin karşısına çıkarak ve kah bir savaşçı, kah bir bey, kah bir prens olacaktır. Kısacası bu özünü arayış yolculuğu oldukça uzun sürecektir. Bazen de bizi Leylalı Mecnun ile Leylasız Mecnunlara götürecektir. Kısacası varın siz bu kitabı bir okuyun derim.

Puanlama:


"Bir Delinin Güncesi"



Kitabın Adı: Bir Delinin Güncesi
Yazarı: Aslı Erdoğan
Yayınevi: Everest Yayınları
Türü: Yaşantı, Dram, Haber, Günce, Deneme
Sayfa Sayısı: 166
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Merkezin, tüm merkezlerin dışına kaçan, yalnızca kendi çekim alanlarında savrulan, sık sık kendi kara deliklerine düşen yazılardı bunlar. Hayatta her şeyi acemice yapan, ölçü ve stratejiden anlamayan, bir türlü “dediğim dedik” (köşe yazarlarına çok yakışan “kodum mu oturturum!” tavrı) olamayan, travmalarını fazlaca ele veren birinden beklendiği gibi…
Aslı Erdoğan

Yorum

Aslı Erdoğan’ın yazmış olduğu “Bir Delinin Güncesi” adlı kitabını okurken aynı okumuş olduğum “Mucizevi Mandarin” kitabındaki gibi ikilem arasında kaldım. Bu ikilemim ise tamamen yazar yüzünden. Yazar bir şeyleri gün yüzüne çıkarıp yüzümüze çarpıp gözümüze mi sokmak istiyor yoksa, provokasyon mu yapmak istiyor tam olarak anlamış değilim. Belki bunda son günler ve kitabın yazarının da şu anda cezaevinde tutuklu bulunmasının da bir etkisi vardır, bilemiyorum. Yazarımız bu kitabında 80’li yıllara, öncesine ve 90’lı yıllara bolca değinerek cezaevlerinde bir bahane üreterek işkence uygulanan mahkumların sesi oluyor ve o mahkumların ailelerinin de neler yaşadığına değinmeden edemiyor. Bu yazıların hepsi aslında yazarımızın köşe yazılarından alınmış zannedersem. Çünkü belli bir arşiv sırası ile olaylar birbirini takip ediyor. İçimi sızlatan ve lanet ettiğim yazılara şahit oldum ama, okuyup okumamak konusunu size bırakıyorum. Eser deneme, günce nasıl derseniz öyle yazılmış.

 Puanlama:

~Alıntılar~

“İnsanın içindeki her şey hayvandır ama hayvanın içindeki her şey insan değildir.” (Sayfa 66 – Çin Atasözü)

“Bir eliyle öldürürken, diğer eliyle gözünü kapayan tek canlıdır insan” (Sayfa 68)

“ Sonuç’ta değil, Yol’dadır Erdem.” (Sayfa 69)

“Yazan herkese sorulur: Neden yazıyorsun? Kolayca kabul gören yanıtlar şunlardır: Bu bir yaşama biçimi –varoluş biçimi- varoluş mücadelesi. Benim “ezberim” ise şöyle: Kendi sesimi duymak için.” (Sayfa 77)

“Kabala’nın söylencelerinden birini, Meyrink’in romanına konu olan Golem’i biliyor musunuz? Tanrı ilk toprağa üfleyerek can verir ve ilk Golem’i, Adem’i yaratır. Eğer bir haham Tanrı’nın gizli adını çamurdan bir insan heykelciğine söylerse, heykel canlanıp Golem’e dönüşür. Bir yoruma göre, Golem’in alnında EMET yazılıdır, yani GERÇEK. İlk harf silinirse, MET olur, yani ÖLÜM.” (Sayfa 93)


"Eylül'de Neler Okudum?"

Herkese Merhabalar,
Bir ayı geride bırakırken yoldaşım olarak yanımda bulunduğunuz ve yorumlarınızı esirgemediğiniz için öncelikle çok TEŞEKKÜR EDERİM.

Eylül ayını maalesef beş kitapla kapatmış bulunmaktayım. Maalesef diyorum ama, okuduğum kitapların hepsi de birbirinden güzel ve tavsiye edebileceğim kitaplar.


Evet okuduğum kitaplar bunlar. Sıralayacak olursam da, şöyle:

1) Serenad - Zülfü Livaneli (481 Sayfa)
2) Mantıku't - Tayr - Feridüddin Attar (475 Sayfa)
3) Satranç - Stefan Zweig (130 Sayfa)
4) Bir Kadının Yaşamından 24 Saat - Stefan Zweig (131 Sayfa)
5) Küçük Prens - Antonie de Saint Exupery (141 Sayfa)

Toplamda 1358 sayfa okumuşum. Aslında beş dilde (Kırgızca, Türkçe, Rusça, İngilizce, Latince) eğitim gördüğümü düşünürsek çok iyi bir sayfa sayısı değil mi sizce de? Bu ay siz neler okudunuz? Benimle paylaşmayı unutmayın lütfen!


"Küçük Prens"



Kitabın Adı: Küçük Prens
Orijinal Adı: Le Petit Prince
Yazarı: Antoine de Saint-Exupery
Çeviren: Yahya Kurtkaya
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Küçük Devler, Klasik, Dram, Fantastik
Sayfa Sayısı: 141
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Şu baobap ağaçları… Küçük Prens onları her gün düzenli olarak, kararlılıkla temizler. Yoksa bu ağaçlar büyüyüp tüm gezegeni kaplayacaktır. Kökünü kurtaramayacağını bilir. Zaten onun amacı da bu değildir. “Kötülük”tür. İşte bu…  Kökü tümden kurumaz ama onunla kendi benliğimizde de, dış dünyada da her gün uğraşmamız gerekir. Aksi halde kötülük de bir baobap ya da bizim topraklarımızda çok rastladığımız bir ayrık otu gibi yaşadığımız yeri, bağımızı bahçemizi sarar. Küçük Prens, bunun iç bilincine sahiptir. Hatırlayalım!
Celal Fedai

***

Antoine de Saint-Exupery (29 Haziran 1990’da, Lyon’da doğdu. İsviçre’de öğrenim gördü. 1921 yılında Fransız Hava Kuvvetleri’ne katıldı; daha sonra ordudan ayrıldı hava postacılığı yaptı. İlk kitabı 1928’de yayımlandı: “Güney Postası”

1939 yılında yakın dostu Andre Gide’in ısrarı ile bir pilotun gözünden yazdığı “İnsanların Dünyası” (Terra des Hommes) Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü’nü kazandı. 1943 yılında ünlü romanı “Küçük Prens” (Le Petit Prince) yayımlandı. Aynı yıl II. Dünya Savaşı sırasında tekrar ordu için uçmaya başlayan yazar 1944 yılında vuruldu ve büyük bir kaza geçirdi. Uçağı ve cesedi bulunamadı. Tamamlanmamış olan, politikaya ve diğer ideallerine yer verdiği kitabı “Çölün Bilgeliği” (La Citadella) 1948’de yayımlanmıştır.

Yorum

DİKKAT!
BU YORUMUMDA KÜÇÜK PRENS’İN UĞRADIĞI GEZEGENDE BULUNAN KARAKTERLERE VE DAVRANIŞLARINA YER VERDİM. SİZİN İÇİN SPOİLER İÇERİR Mİ BİLEMİYORUM.

Küçük Prens, küçük bir asteroitte üç yanardağ (biri sönmüş, ikisi aktif), kibirli bir gül ve baş belası baobap ağaçlarıyla birlikte yaşamaktadır. Her günü baobap filizlerini köklerinden sökmek, yanardağları temizlemek, yemek pişirmek ve kibirli gülüyle uğraşmakla geçmektedir. Bir gün gülüyle kavga eden Küçük Prens, yabani kuş sürülerinin yardımıyla gezegeninden ayrılarak diğer gezegenlere doğru bir seyahate başlar.
Birici gezegende Küçük Prens, tek bir kral yaşamaktadır. Bu kralın hiçbir tebaası yoktur, ama yine de kendini herkesten üstün tutar ve her şeyin kendine ait olduğunu düşünüp emir verme halindedir.. Bu kral otoritenin ve mutlak gücün sembolüdür.
İkinci gezegende Küçük Prens, kendini beğenmiş, kibirli bir adam ile karşılaşır.Hep kendine hayran durumundadır.
Üçüncü gezegende Küçük Prens, içki içen bir adamla karşılaşır. Bu adam içki içtiği için utandığından içki içmektedir. (Baya tuhaf bir durum değil mi? Hıh!)
Dördüncü gezegende Küçük Prens, bir tüccar ile karşılaşır. Tüccar bir şeyleri hesaplamak ve saymakla o kadar meşguldür ki Küçük Prens’in sorularına bile doğru düzgün cevap vermez. Tüccar zenginlikten başka bir şeyi umursamamaktadır.
Beşinci gezegende Küçük Prens, bir fener ve onu yakacak bir fenerci ile karşılaşır. Küçük Prens fenercinin çalışkanlığına hayran kalır ve burada kalmak ister, ama gezegen bir kişinin daha yaşayabilmesi için çok küçüktür.
Altıncı gezegende Küçük Prens, koca koca kitaplar yazan yaşlı bir coğrafyacı ile karşılaşır. Yaşlı adam coğrafyacıdır ama, yazdıklarının hepsi kaşifçilerden duyduklarıdır. Kendi hiçbir zaman keşfe çıkmamıştır. Küçük Prens’e gideceği son gezegen olan Dünya’yı o tavsiye eder.
Yedinci gezegende Küçük Prens, yazarımız ile Sahra Çölü’nde karşılaşır. Bu Küçük Prens’in geldiği son gezegendir. En azından yazarımızın bahsettiği yere kadarı. Burada Küçük Prens’in hikayesini daha detaylıca öğrenir ve maceralarına katılırız.

Kitap hakkında söyleyebileceğim tek şey: “MUHTEŞEM!” olacak sanırım. Her yaşta okumak istiyorum açıkçası. Çünkü her yaşımda bana yeni bir şey katacağını düşünüyorum. Siz de okuyun, okutun.

Puanlama:

~~Alıntılar~~
"Kendini beğenmişler övücü sözler dışında hiçbir şey duymazlar." (Sayfa: 63)
"Kör olan gözlerdir. İnsan kalbiyle bakmayı öğrenmeli!" (Sayfa: 120)


"Bir Kadının Yaşamından 24 Saat"



Kitabın Adı: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Orijinal Adı: 24 horas en la vida DE UNA MUJER
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Emir Ezer
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Dram
Sayfa Sayısı: 131
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat’te artık yaşlanmış olmanın cesaretiyle hayatının bir sırrını ifşa etmekten kendini alamayan kadının hikayesi. Tatil için geldikleri otelde tanışan bir gurup insanın sohbetleri ve güncel konuşmaları esnasında iki çocuğu ve kocasıyla tatile çıkmış bulunan madam Henriette’in ortadan kaybolması herkesi telaşlandırır. Oysa o kaybolmamış kaçırılmamış fakat orada tanıştığı genç bir Fransız’la ailesini geride bırakıp kaçmıştır.
Yıldız Ramazanoğlu

***

“Çoğu insanın muhayyilesi zayıftır. Kendilerine dolaysız dokunmayan, keskin ucu, sert bir şekilde duyularına kadar işlemeyen şey, onları hemen hemen hiç harekete geçirmez; fakat gözlerinin önünde vuku bulan, hissiyatlarına temas edecek en ufak vaka bile içlerinde haddinden fazla büyük bir ihtirası ateşler.”

Yorum 

“Hakikatin yarısının bir değeri yoktur, yalnızca tamamının bir kıymeti vardır.” (Sayfa: 31)

Allah’ım niye ben bu yazarı daha önce keşfedemedim? Gerçekten Stefan Zweig’in kalemine ba-yıl-dım. Yazar kitaba kendinden bir şeyler katıyor ve kendi de eserinde bir karakter oluyor. Bu arada sanki yazar hikayedeki kişiler gerçekmiş gibi isim vermek yerine Mrs. C veya önceki okuduğum kitabında olduğu gibi (Satranç) Dr B gibi kısaltma isimler kullanıyor ki bu ayrıca bir gizem. Kitabın konusuna gelirsek eğer; yazarımız bir tatile çıkmıştır ve bu tatilde daha önce tanıştıkları çiftlerden birinin eşi kaybolur. Adı Henriette’dır. Herkes telaşlansa da, kadın kaybolmamış veya kaçırılmamıştır. Tam aksine, kendisi geç bir Fransız’la kaçmıştır. Herkes onu aşağılayarak söz etse de yazarımız bu duruma karşı çıkar ve herkesi eleştirir. Bunun üzerine Mrs. C’nin ilgisini çeker ve yazarımız odasına geldiğinde Mrs. C’den bir mektup bulur. Yaşlı kadın ona hayatının 24 saatlik kesitini ve sırrını anlatmak istemektedir. Yazarımız bunu seve seve kabul edeceğini ama, hikayesindeki tüm ayrıntıları gerçekten anlatmasını ister ve böylelikle Mrs. C’nin hayatından 24 saatlik bir kesiti okumaya başlarız. Bu kadının acaba nasıl bir sırrı vardır?

Puanlama: