"Konstantiniyye Oteli"



Kitabın Adı: Konstantiniyye Oteli
Yazarı: Zülfü Livaneli
Yayınevi: Doğan Kitap Yayınları
Türü: Yaşantı, Dram, Türk Roman, Tarih
Sayfa Sayısı: 496
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul’un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet’teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyorlar. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyükelçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon “yıldızlar”ı, eski ve yeni zenginler, büyük işadamları…

İstanbul’un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar.

Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…

Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…

Zülfü Livaneli, zengin bir insan panoramasıyla İstanbul’un derinliklerine inerken şehrin büyülü, ama bir o kadar da acımasız atmosferiyle buluşturduğu okuru sıra dışı bir yolculuğa çıkarıyor.

Yorum

Türk edebiyatının altın kalemi Zülfü Livaneli yine ustalığıyla “Konstantiniyye Oteli” adlı kitaba hayat vermiş. Yazar Konstantiniyye Oteli ile sizi birbirinden farklı ama yabancı olmadığınız ve hayatınızda en azından bir kere duyduğunuz veya şahit olduğunuz hikayelere sürüklüyor ve bunu da öyle bir ele alıyor ki, sizi bu hikayeler sıkmadığı gibi esere olan ilginizi arttırıyor. Bu tabi görünen kısım, yani: Yerüstü (Yüzey). Bir de yerin altı, yani: “ruhlar dünyası” var. Yerin altına indiğimizde ise; kendimizi tarih sayfalarında gezinirken buluyoruz. Burada bir tek dil var: “Ölülerin Dili”. Bu sayede onların hikayelerini de öğreniyoruz.

Zehra Ertan, Ergun Bereket adında bir iş adamı adına çalışmaktadır. Ergun Bey, Kazakistanlı bir iş adamı olan ortağı “İmparator” lakaplı Gaydar Rustemoviç Hamzatbekov ile Konstantiniyye Oteli açılışında buluşacaktır ve her şeyin sorunsuz bir şekilde gitmesini isteyen Zehra da, LCV olarak bu etkinlik için elinden geleni yapacaktır. Otelin lavabosuna giden Zehra bir anlık dikkat dağınıklığıyla başını lavaboya çarparak bayılır. Ondan sonrası karanlıktır ve kendini bir anda ölüler dünyasında onlarla kendi dilleriyle konuşurken bulur. Ölmemiştir ama, gitgide ölüler dünyasına yaklaşmaktadır. Ondan sonra hikayemiz otelin açılış töreni öncesine ve Zehra bayılmadan önce açılış boyunca neler olduğuna doğru gider. Bu arada bizde her bir masaya uğrayıp tek tek bütün konuklarımızın hikayelerine, onlara hizmet eden güvenlikçi, garson ve çalışanların hikayelerine ve tabii ki ölülerin hikayelerine şahit olacağız.

Kesinlikle bu kitabı okumanızı %100 tavsiye ederim. Okuduğunuza hiçbir şekilde pişman olmayacak ama belki yer yer sizi sinirlendiren şeylere şahit olacaksınız.

Puanlama:

~~Alıntılar~~

“…ölüler için zaman sonsuzdur, mekan ise sınırlı.” (Sayfa 18)

“Hiçbir şeyden korkmayan kişinin hayal gücü yok demektir.” (Sayfa 313)

“Evliliğe giden yol harcamadan, evlilik ise karıkocanın baş başa verip tasarruf etmesinden geçer.” (Sayfa 315)

“Sözcükler bize, asıl söylemek istediklerimizi gizlemek için verilmiştir.” (Sayfa 344)

“Ölüm eşitliktir. Mezar, imparatorla mahkumu, zenginle yoksulu, güzelle çirkini, bilgeyle deliyi eşit kılar. Bizi de beyazlarla eşit kıldı. Çünkü hiçbir siyahinin kemikleri siyah değil; bizim kemiklerimiz de sizinkilerin renginde. Bu yüzden aramızda bir fark kalmadı. Mahşer gününde dirildiğimizde kimse bize ayrı bir ırk gözüyle bakmayacak, çünkü fark görmeyecek.” (Sayfa 478)


"Miss Marple'ın Son Maceraları"



Kitabın Adı: Miss Marple’ın Son Maceraları
Orijinal Adı: Miss Marple’s Final Cases
Yazarı: Agatha Christie
Çeviren: Çigdem Öztekin
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınları
Türü: Polisiye, Gizem, Suç
Sayfa Sayısı: 192
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Birincisi, kilisedeki esrarengiz yaralı adam… sonra ölü adamın gömdüğü hazinenin esrarı… ceset ve mezura… kahya kadının at kazasındaki rolü… hırsızlıkla suçlanan kız… karısını hançerleyerek öldürmekle suçlanan bir adam. Bu altı vakanın tek bir ortak noktası var… Jane Marple’ın tümdengelimci şaşırtıcı gücü.

“Bunların hepsi açıklığa kavuştuğunda okuyucular, ‘Neden ben bunları düşünemedim?’ diye kendilerine sorarlar. Ama bunu Agatha Christie’den başka kimse yapamaz.”
Springfield Republican

Yorum

Merhabalar sevgili kitapsever dostlarım.
Bugün sizlere benim kalemiyle yeni tanıştığım ve doyamadığım, sizin ise uzun zaman önce tanışıp kalemine doyamadığınızı düşündüğüm Agatha Christie’nin “Miss Marple’ın Son Maceraları” adlı kitabının yorumuyla geldim. Aslında kitabı okurken bir anda küçüklüğüm geldi aklıma. Küçüklüğümde TRT Çocuk kanalında “Bayan Mallard’ın Maceraları” diye bir çizgi film vardı ve ördek dedektifimiz çeşitli suçları çözüyordu. Bu kitapta dedektifimiz belki ördek değil ama yine aynı şekilde suçları büyük bir başarıyla çözüyor ve yazarımız Miss Marple’ın bedenine bir ruhmuşçasına sahip olup gizemleri bir bir çözüyor. Bu arada bahsettiğim çizgi film ile bu kitabın baş karakterinin adının yakınlıklarına dikkat ettiniz mi? Kim bilir belki çizgi filmin ilham kaynağı da bu kitaptır. Bu arada kitabımız dokuz kısa hikayeden oluşuyor. Bunların ikisi dışında hepsi Miss Marple’ın macerası. Diğer ikisi ise; biraz fantastik diyebileceğim türden. Lanetli olduğu düşünülen bir kukla ve aynadaki bir yansıma üzerine kurulu. Açıkçası ben daha önce Agatha Christie’nin yazmış olduğu herhangi bir kitabı okumadığım için oldukça pişmanım. Varın siz pişman olmayın! Okuyun! Okutun! 

Puanlama:


"Güzel Şeytan"



Kitabın Adı: Güzel Şeytan
Orijinal Adı: A Beautiful Evil
Yazarı: Kelly Keaton
Çeviren: Melis Özben
Yayınevi: Dex Yayınları
Türü: Fantastik, Mitoloji, Macera, Gerilim
Sayfa Sayısı: 242
Seri Adı: Karanlığın Kızı / Tanrılar ve Canavarlar II.Kitap
Satın Al:SATIŞI YOK MAALESEF

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
VAZGEÇİLMEZ BİR GÜÇ, KAZANILMASI GEREKEN BİR SAVAŞ.

Karanlığın Kızı’nın sonundaki korkunç mezarlık savaşından sonra Ari ve arkadaşları neyle karşı karşıya olduklarının farkındalar. Ari’nin başında Medusa laneti var ve bir gün dönüşeceği şey kabuslarına giriyor. Daha da kötüsü, tanrıça Athena küçük Violet’i kaçırdı ve şimdi Ari’yi yok etmekle tehdit ediyor.

Ari, gözlerini ayıramadığı Sebastian ile birlikte Athena hakkında öğrenebileceği kadar çok şey öğrenmenin ve Violet’ı kurtarmanın peşinde. Fakat iyilikle kötülüğün savaşı düşündüğünden çok daha büyük çapta. Bugüne dek hayal bile edemediği kadar dehşetengiz bir dünyaya çekiliyor yavaş yavaş.

Karanlığın Kızı ikinci kitapla devam ediyor.
Bir kez daha mitoloji ve kötülük, bugünkünden çok farklı bir New Oreans’ta kol gezmeye devam ediyor.
Yorum

Karanlığın Kızı Ari’nin macerası kaldığı yerden devam ediyor. İlk kitabını iki yıl önce (11.06.2014) okumuş olduğum kitap maalesef aklımda unutulmaya yüz tutmuş diyebilirim. Yazarımızda bu konuda kitaba başlarken serinin birinci kitabına pek değinmediği için açıkçası benim için kitabı anlamak ve içine girmek oldukça zor oldu diyebilirim. Yalnız genel olarak ilk yüz sayfa durgun olsa da, daha sonra kitabın oldukça tempolu ve hayallerimde canlandırdığım bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. Kitabın yazarı sanki bendim yani. Bu arada serinin üçüncü kitabı maalesef yayımlanmamış durumda veya Türkçeye kazandırılmamış. Konusuna gelirsek eğer;
(Serinin ilk kitabını okumayanlar için Spoiler içerebilir!)
Ari, Medusa soyundan gelmektedir ve 21 yaşında taşa dönüştürme laneti aile mirası olarak ona kalacak tek şeydir, ama aynı zamanda Perseus soyundan geldiği için bu yeteneğini ister istemez ortaya çıkmaktadır ve bu durum lanetin asıl kaynağı Athena’nın da ilgisini çeker ve Bilgelik Tanrıçası Athena, onu ele geçirmek için elinden gelen her şeyi yapar tabi, Ari’de ona karşı çıkıp Athena’nın elinde tutsak olan babasını ve arkadaşı Violet’i kurtarmak için elinden geleni esirgemeyecektir.
Serinin kitabını beğenerek okuduğumu hatırlıyorum ama dediğim gibi ilk kitabı okumamla bu kitabı okumam arasına o kadar uzun bir ara girdi ki, maalesef bu durum kitabı bir tık aşağıya çekti. Yine de cadıları, tanrıları, mitleri, gorgoyları seviyorsanız, kısacası fantastik, mitolojik kitapları seviyorsanız bu kitabı kaçırmayın derim.

Puanlama:

Serinin ilk kitabı hakkındaki yorumum için BURAYA tıklayınız.


"A'mak-ı Hayal"



Kitabın Adı: A’mak-ı Hayal
Yazarı: Filibeli Ahmed Hilmi
Yayınevi: İnsan Kitap Yayınları
Türü: Tasavvuf, Din
Sayfa Sayısı: 285
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
A’mak-ı Hayal, Raci’nin “nokta olduğunu” fark edip, noktadan Merkez’e akacak bir yol arayışına girmesinin hikayesi ve “aşağı” ile “yukarı” arasındaki meydan muharebesinin bir sonucudur. İnsan bu arayışta, “aşağı” olana kayıtsız şartsız teslim olmak üzere, kötülükle türlü savaşlara girer. Her insan, bir halife olması itibariyle bu hakikati aramaya yazgılıdır! Her fert için şekillerde ve farklı zamanlarda ortaya çıksa da, susuzluğun, ayrılığın ve de anayurttan kopuşun kendisine hatırlatacağı bir zamanın gelmesi mukadderdir. A’mak-ı Hayal, bu mukadder yolculuğun hikayesidir.
Enver Gülşen

***

“-Azizim, kamil insanlardan olduğunuz aşikar. Fakat kemalatınızı bu garip kıyafet altına gizlemenizin sebebini anlayamıyorum. – Halbuki bu pek basittir, dedi Aynalı Baba. Kahveyi pişirerek fincanımı doldurduktan sonra:
-Herkes süse meraklıdır ve bu yüzden para sarf ederek türlü türlü elbiseler yaptırıyor. Ben de bu şekil elbiselerden hazzediyorum.”
A’mak-ı Hayal’den…

Yorum 

“Azizim, insanlar mantığı, ne dediklerini temyiz etmek için değil, her dediğini mantığa uydurmamak için icat etmişler!” (Sayfa 139)

Aralık ayının ilk kitap yorumundan Merhabalar,
Türkiye’den gelmeden hemen önce İnkilap Kitapevi’nden almış olduğum cep boy “Doğu-Batı Klasikler Seçkisi” serisinin nihayetinde elimde bulunan son kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Diğerlerine nazaran bu kitabı okurken baya zorlandım. Zira bilmediğim oldukça fazla kelime vardı ve açıklama bölümünde bazen bir sözün anlamı iki sayfa yazılmıştı. Ama genel olarak bakarsak oldukça beğendiğim ve severek okuduğum bir kitap oldu diyebilirim. Konuna gelirsek eğer:
Raci, bu evrende kendinin bir nokta olduğunu fark eder ve özünü arama yolculuğuna çıkar. -Nokta dediğime bakmayın çünkü; Raci adeta bir ruh gibidir ve özünü arayış esnasında kendini çeşitli insanların bedeninde bulacaktır.- Bu özünü arayış yolculuğu onu Buda’nın, Zerdüşt’ün, Adem’in , Aynalı Baba’nın ve nicelerinin karşısına çıkarak ve kah bir savaşçı, kah bir bey, kah bir prens olacaktır. Kısacası bu özünü arayış yolculuğu oldukça uzun sürecektir. Bazen de bizi Leylalı Mecnun ile Leylasız Mecnunlara götürecektir. Kısacası varın siz bu kitabı bir okuyun derim.

Puanlama:


"Bir Delinin Güncesi"



Kitabın Adı: Bir Delinin Güncesi
Yazarı: Aslı Erdoğan
Yayınevi: Everest Yayınları
Türü: Yaşantı, Dram, Haber, Günce, Deneme
Sayfa Sayısı: 166
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Merkezin, tüm merkezlerin dışına kaçan, yalnızca kendi çekim alanlarında savrulan, sık sık kendi kara deliklerine düşen yazılardı bunlar. Hayatta her şeyi acemice yapan, ölçü ve stratejiden anlamayan, bir türlü “dediğim dedik” (köşe yazarlarına çok yakışan “kodum mu oturturum!” tavrı) olamayan, travmalarını fazlaca ele veren birinden beklendiği gibi…
Aslı Erdoğan

Yorum

Aslı Erdoğan’ın yazmış olduğu “Bir Delinin Güncesi” adlı kitabını okurken aynı okumuş olduğum “Mucizevi Mandarin” kitabındaki gibi ikilem arasında kaldım. Bu ikilemim ise tamamen yazar yüzünden. Yazar bir şeyleri gün yüzüne çıkarıp yüzümüze çarpıp gözümüze mi sokmak istiyor yoksa, provokasyon mu yapmak istiyor tam olarak anlamış değilim. Belki bunda son günler ve kitabın yazarının da şu anda cezaevinde tutuklu bulunmasının da bir etkisi vardır, bilemiyorum. Yazarımız bu kitabında 80’li yıllara, öncesine ve 90’lı yıllara bolca değinerek cezaevlerinde bir bahane üreterek işkence uygulanan mahkumların sesi oluyor ve o mahkumların ailelerinin de neler yaşadığına değinmeden edemiyor. Bu yazıların hepsi aslında yazarımızın köşe yazılarından alınmış zannedersem. Çünkü belli bir arşiv sırası ile olaylar birbirini takip ediyor. İçimi sızlatan ve lanet ettiğim yazılara şahit oldum ama, okuyup okumamak konusunu size bırakıyorum. Eser deneme, günce nasıl derseniz öyle yazılmış.

 Puanlama:

~Alıntılar~

“İnsanın içindeki her şey hayvandır ama hayvanın içindeki her şey insan değildir.” (Sayfa 66 – Çin Atasözü)

“Bir eliyle öldürürken, diğer eliyle gözünü kapayan tek canlıdır insan” (Sayfa 68)

“ Sonuç’ta değil, Yol’dadır Erdem.” (Sayfa 69)

“Yazan herkese sorulur: Neden yazıyorsun? Kolayca kabul gören yanıtlar şunlardır: Bu bir yaşama biçimi –varoluş biçimi- varoluş mücadelesi. Benim “ezberim” ise şöyle: Kendi sesimi duymak için.” (Sayfa 77)

“Kabala’nın söylencelerinden birini, Meyrink’in romanına konu olan Golem’i biliyor musunuz? Tanrı ilk toprağa üfleyerek can verir ve ilk Golem’i, Adem’i yaratır. Eğer bir haham Tanrı’nın gizli adını çamurdan bir insan heykelciğine söylerse, heykel canlanıp Golem’e dönüşür. Bir yoruma göre, Golem’in alnında EMET yazılıdır, yani GERÇEK. İlk harf silinirse, MET olur, yani ÖLÜM.” (Sayfa 93)


Ben ve Yeni Bir Kitap || Rotasız Seyyah: Yol Hikayeleri

Herkese uzun bir aradan sonra tekrar Merhabalar.

Bu kadar ara vermiş olmamın sebebi şu aralar okul ve ödevlerden başımı kaşıyamayacak durumda olmam. Roman yerine şu aralar çoğunlukla ders kitabı okuyorum ve bu yüzden buradan ziyade daha çok İnstagram hesabımda aktif olabiliyorum.

Şu aralar Çince kursuna yazılmak gibi bir durum söz konusu. 6 aylık ücreti de sadece 400 TL olunca yemede yanında yat ama, bu benim şu anda elimde olan tek para ve bir dahaki KYK bursuma kadar  (8 Kasım) bu parayla idare etmem gerektiği için şu anki durumum askıda. Bu arada okulda İngilizce (Beginner Seviyesi) ve Rusça dersleri alıyorum.


Bunun dışında yine ben Kırgızistan'dayken gelen müthiş bir haber: Rotasız Seyyah - YOL HİKAYELERİ kitabı. Sosyal medyadan Rotasız Seyyah adıyla takip ettiğim Mehmet Genç, kısa süre önce bir kitap yayımlamak istediğini ve yayınevi aradığını belirtmişti. Bende hemen Ephesus Yayınları'nın kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni olan Mustafa Güneş'e bu durum hakkında bilgi verdim ve hoop... Kitap çok yakında yayınlanıyor. Çok sağolsunlar herkesten önce bana kitap kapağının görselini bile gönderdiler görmem için ama, onlar duyuru yapmadan önce sizinle paylaşmam hoş olmazdı. Bu arada bu kitap Ephesus Yayınlarının "Ephesus Travel" etiketi altında çıkan ilk kitabı olma özelliği de taşıyor.
Bu da benim İnstagram hesabım için hazırladığım Görsel:


Yazarımızın İnstagram hesabına BURADAN ve Facebook hesabına BURADAN ulaşabilirsiniz...
 
Evet, bir hafta böyle geçti. Aslında arkadaşlarımla birlikte çok güzel geleneksel yemekler yapan bir restorana gittik ama, onun yazısını da ilerleyen saatlerde NOTTA KALMASIN adlı kişisel blogumda bulabilirsiniz veya merak edenler diğer İnstagram hesabıma lütfen! 
Evet siz neler yapıyorsunuz bakalım? Bu ay 3 seriden oluşan bir kitap okuma hedefi koymuştum kendime ama olmadı. Siz bu ay rahat kitap okuyabiliyor musunuz? Bu arada Kırgızistan'da sabah yağmur yağdı ve ardından lapa lapa kar yağmaya başladı ve şiddetli bir şekilde yağmaya devam ediyor. Do-nu-yo-rum!


"Eylül'de Neler Okudum?"

Herkese Merhabalar,
Bir ayı geride bırakırken yoldaşım olarak yanımda bulunduğunuz ve yorumlarınızı esirgemediğiniz için öncelikle çok TEŞEKKÜR EDERİM.

Eylül ayını maalesef beş kitapla kapatmış bulunmaktayım. Maalesef diyorum ama, okuduğum kitapların hepsi de birbirinden güzel ve tavsiye edebileceğim kitaplar.


Evet okuduğum kitaplar bunlar. Sıralayacak olursam da, şöyle:

1) Serenad - Zülfü Livaneli (481 Sayfa)
2) Mantıku't - Tayr - Feridüddin Attar (475 Sayfa)
3) Satranç - Stefan Zweig (130 Sayfa)
4) Bir Kadının Yaşamından 24 Saat - Stefan Zweig (131 Sayfa)
5) Küçük Prens - Antonie de Saint Exupery (141 Sayfa)

Toplamda 1358 sayfa okumuşum. Aslında beş dilde (Kırgızca, Türkçe, Rusça, İngilizce, Latince) eğitim gördüğümü düşünürsek çok iyi bir sayfa sayısı değil mi sizce de? Bu ay siz neler okudunuz? Benimle paylaşmayı unutmayın lütfen!


"Küçük Prens"



Kitabın Adı: Küçük Prens
Orijinal Adı: Le Petit Prince
Yazarı: Antoine de Saint-Exupery
Çeviren: Yahya Kurtkaya
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Küçük Devler, Klasik, Dram, Fantastik
Sayfa Sayısı: 141
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Şu baobap ağaçları… Küçük Prens onları her gün düzenli olarak, kararlılıkla temizler. Yoksa bu ağaçlar büyüyüp tüm gezegeni kaplayacaktır. Kökünü kurtaramayacağını bilir. Zaten onun amacı da bu değildir. “Kötülük”tür. İşte bu…  Kökü tümden kurumaz ama onunla kendi benliğimizde de, dış dünyada da her gün uğraşmamız gerekir. Aksi halde kötülük de bir baobap ya da bizim topraklarımızda çok rastladığımız bir ayrık otu gibi yaşadığımız yeri, bağımızı bahçemizi sarar. Küçük Prens, bunun iç bilincine sahiptir. Hatırlayalım!
Celal Fedai

***

Antoine de Saint-Exupery (29 Haziran 1990’da, Lyon’da doğdu. İsviçre’de öğrenim gördü. 1921 yılında Fransız Hava Kuvvetleri’ne katıldı; daha sonra ordudan ayrıldı hava postacılığı yaptı. İlk kitabı 1928’de yayımlandı: “Güney Postası”

1939 yılında yakın dostu Andre Gide’in ısrarı ile bir pilotun gözünden yazdığı “İnsanların Dünyası” (Terra des Hommes) Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü’nü kazandı. 1943 yılında ünlü romanı “Küçük Prens” (Le Petit Prince) yayımlandı. Aynı yıl II. Dünya Savaşı sırasında tekrar ordu için uçmaya başlayan yazar 1944 yılında vuruldu ve büyük bir kaza geçirdi. Uçağı ve cesedi bulunamadı. Tamamlanmamış olan, politikaya ve diğer ideallerine yer verdiği kitabı “Çölün Bilgeliği” (La Citadella) 1948’de yayımlanmıştır.

Yorum

DİKKAT!
BU YORUMUMDA KÜÇÜK PRENS’İN UĞRADIĞI GEZEGENDE BULUNAN KARAKTERLERE VE DAVRANIŞLARINA YER VERDİM. SİZİN İÇİN SPOİLER İÇERİR Mİ BİLEMİYORUM.

Küçük Prens, küçük bir asteroitte üç yanardağ (biri sönmüş, ikisi aktif), kibirli bir gül ve baş belası baobap ağaçlarıyla birlikte yaşamaktadır. Her günü baobap filizlerini köklerinden sökmek, yanardağları temizlemek, yemek pişirmek ve kibirli gülüyle uğraşmakla geçmektedir. Bir gün gülüyle kavga eden Küçük Prens, yabani kuş sürülerinin yardımıyla gezegeninden ayrılarak diğer gezegenlere doğru bir seyahate başlar.
Birici gezegende Küçük Prens, tek bir kral yaşamaktadır. Bu kralın hiçbir tebaası yoktur, ama yine de kendini herkesten üstün tutar ve her şeyin kendine ait olduğunu düşünüp emir verme halindedir.. Bu kral otoritenin ve mutlak gücün sembolüdür.
İkinci gezegende Küçük Prens, kendini beğenmiş, kibirli bir adam ile karşılaşır.Hep kendine hayran durumundadır.
Üçüncü gezegende Küçük Prens, içki içen bir adamla karşılaşır. Bu adam içki içtiği için utandığından içki içmektedir. (Baya tuhaf bir durum değil mi? Hıh!)
Dördüncü gezegende Küçük Prens, bir tüccar ile karşılaşır. Tüccar bir şeyleri hesaplamak ve saymakla o kadar meşguldür ki Küçük Prens’in sorularına bile doğru düzgün cevap vermez. Tüccar zenginlikten başka bir şeyi umursamamaktadır.
Beşinci gezegende Küçük Prens, bir fener ve onu yakacak bir fenerci ile karşılaşır. Küçük Prens fenercinin çalışkanlığına hayran kalır ve burada kalmak ister, ama gezegen bir kişinin daha yaşayabilmesi için çok küçüktür.
Altıncı gezegende Küçük Prens, koca koca kitaplar yazan yaşlı bir coğrafyacı ile karşılaşır. Yaşlı adam coğrafyacıdır ama, yazdıklarının hepsi kaşifçilerden duyduklarıdır. Kendi hiçbir zaman keşfe çıkmamıştır. Küçük Prens’e gideceği son gezegen olan Dünya’yı o tavsiye eder.
Yedinci gezegende Küçük Prens, yazarımız ile Sahra Çölü’nde karşılaşır. Bu Küçük Prens’in geldiği son gezegendir. En azından yazarımızın bahsettiği yere kadarı. Burada Küçük Prens’in hikayesini daha detaylıca öğrenir ve maceralarına katılırız.

Kitap hakkında söyleyebileceğim tek şey: “MUHTEŞEM!” olacak sanırım. Her yaşta okumak istiyorum açıkçası. Çünkü her yaşımda bana yeni bir şey katacağını düşünüyorum. Siz de okuyun, okutun.

Puanlama:

~~Alıntılar~~
"Kendini beğenmişler övücü sözler dışında hiçbir şey duymazlar." (Sayfa: 63)
"Kör olan gözlerdir. İnsan kalbiyle bakmayı öğrenmeli!" (Sayfa: 120)


"Bir Kadının Yaşamından 24 Saat"



Kitabın Adı: Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Orijinal Adı: 24 horas en la vida DE UNA MUJER
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Emir Ezer
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Dram
Sayfa Sayısı: 131
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat’te artık yaşlanmış olmanın cesaretiyle hayatının bir sırrını ifşa etmekten kendini alamayan kadının hikayesi. Tatil için geldikleri otelde tanışan bir gurup insanın sohbetleri ve güncel konuşmaları esnasında iki çocuğu ve kocasıyla tatile çıkmış bulunan madam Henriette’in ortadan kaybolması herkesi telaşlandırır. Oysa o kaybolmamış kaçırılmamış fakat orada tanıştığı genç bir Fransız’la ailesini geride bırakıp kaçmıştır.
Yıldız Ramazanoğlu

***

“Çoğu insanın muhayyilesi zayıftır. Kendilerine dolaysız dokunmayan, keskin ucu, sert bir şekilde duyularına kadar işlemeyen şey, onları hemen hemen hiç harekete geçirmez; fakat gözlerinin önünde vuku bulan, hissiyatlarına temas edecek en ufak vaka bile içlerinde haddinden fazla büyük bir ihtirası ateşler.”

Yorum 

“Hakikatin yarısının bir değeri yoktur, yalnızca tamamının bir kıymeti vardır.” (Sayfa: 31)

Allah’ım niye ben bu yazarı daha önce keşfedemedim? Gerçekten Stefan Zweig’in kalemine ba-yıl-dım. Yazar kitaba kendinden bir şeyler katıyor ve kendi de eserinde bir karakter oluyor. Bu arada sanki yazar hikayedeki kişiler gerçekmiş gibi isim vermek yerine Mrs. C veya önceki okuduğum kitabında olduğu gibi (Satranç) Dr B gibi kısaltma isimler kullanıyor ki bu ayrıca bir gizem. Kitabın konusuna gelirsek eğer; yazarımız bir tatile çıkmıştır ve bu tatilde daha önce tanıştıkları çiftlerden birinin eşi kaybolur. Adı Henriette’dır. Herkes telaşlansa da, kadın kaybolmamış veya kaçırılmamıştır. Tam aksine, kendisi geç bir Fransız’la kaçmıştır. Herkes onu aşağılayarak söz etse de yazarımız bu duruma karşı çıkar ve herkesi eleştirir. Bunun üzerine Mrs. C’nin ilgisini çeker ve yazarımız odasına geldiğinde Mrs. C’den bir mektup bulur. Yaşlı kadın ona hayatının 24 saatlik kesitini ve sırrını anlatmak istemektedir. Yazarımız bunu seve seve kabul edeceğini ama, hikayesindeki tüm ayrıntıları gerçekten anlatmasını ister ve böylelikle Mrs. C’nin hayatından 24 saatlik bir kesiti okumaya başlarız. Bu kadının acaba nasıl bir sırrı vardır?

Puanlama:



"Satranç"



Kitabın Adı: Satranç
Orijinal Adı: Schachnovelle
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Yahya Kurtkaya
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Dram, Bilgelik,
Sayfa Sayısı: 130
Satın Al: Kitap Sahaf

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Satranç, bir anlamda Avrupa düşüne ve hümanizmaya yakılmış ağıttır. Ağıdı yakan da, yenilginin bayrağı gibi duran, bir çekip gitmeyle dünyadan ayrılmıştır. Hümanizmin güzelim evladı bir yeryüzü cennetini kuramamış, Avrupa denen düşünce Amerikanlaştırılmasıyla çözülmüştür. Şimdi Avrupa; üzerine kapanmış, kendinden gayrı olanla karşılaşmak dahi istemeyen kibirli, korkak, bencil “ben”dir. Kapılarını, kalbini, sofrasını kapatmış bir ben…
Amerikanlaştırılmış dünya, Zweig’in dahi ummadığı; daha çiğ, daha çirkin bir savaşın öznesidir şimdi. Zweig, cehenneme çevirdiği coğrafyalardan kaçanları uzağında, çok uzağında tutmakla yetiniyor.
Nihat Dağlı

***

Stefan Zweig 1881 yılında Viyana’da doğdu. Babası varlıklı bir sanayiciydi. Viyana ve Berlin’de eğitim gördü. Birçok ülkeyi dolaştıktan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında, Zürih’e geldi. Savaş karşıtı kişiliğiyle tanındı. 1919 – 1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı, 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya’ya yerleşti. Avrupa’nın içine düştüğü duruma dayanamayarak 1942 yılında karısıyla birlikte intihar etti. Çok sayıda denemesi, öyküsü, uzun öyküsü ve romanı yanında, büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür.
Yorum

“Nasıl ki aşk için biri gerekliyse satranç için de bir eş gereklidir.” (Sayfa: 29)

O kadar güzel kitaplar vardır ki, Türkçe’de söyleyebileceğimiz ne kadar güzel kelime varsa da az gelir, karşılamaz söylemek istediğimizi. Bu kitap içinde aynen bu durum geçerli. Gerçekten kısa olmasına rağmen oldukça muhteşem bir kitaptı. Bu kitaptan gerçekten bir şeyler kazabilirsiniz ki, onu da söylemeden edemeyeceğim. Gelelim konusuna. Czentovic, ailesi erken öldüğü için yetim kalmış ve peder tarafından sahiplenilmiştir. Peder ona ne kadar bilgi verip, okula gönderse de beynine hiçbir şey girmeyen bir çocuktur. Yalnız bir gün satranç oynayan insanları gördüğünde ilgisi ister istemez oraya kayar. Bunu gören peder ona ilgi duyduğu şeyi verecektir ve o ileride ünlü bir satranç ustası olacaktır (olmuştur).
Hikayemiz burada yazarımızın bir gemi yolculuğuna çıkmasıyla başlıyor. Bu gemiye binerken kalabalık bir medya grubunun ortasında Czentovic’i gören yazarımız, bu satranç ustasının hayatını öğrenir ve onunla tanışmak ister ve acemice bir satranç turnuvası düzenler. İlk rakibi olan McConnor, yenilmeyi ve aşağılanmayı göze almayan biridir. İkisi birkaç el oynadıktan sonra oradan onları aşağılayarak bakan gözlerle bakan Czentovic geçtiğinde McConnor, Czentovic’e meydan okur ve aralarında ertesi gün bir turnuva başlar. Bu turnuvada ilk turu kaybeden yazarımız ve McConnor, ikinci tura gelindiğnde ise; adının Dr B olduğunu öğrendikleri kişinin yardımıyla berabere kalırlar. Asıl soru: “Bir şampiyonu yenilgiye uğratabilen bu kişi kimdir?” Bu kişi Czentovic’in de dikkatini çeker ve ona meydan okur. Böylelikle hikayemiz başlar.
Puanlama:


"Mantıku't-Tayr Kuş Dili"



Kitabın Adı: Kuş Dili
Orijinal Adı: Mantıku’t - Tayr
Yazarı: Feriüddin Attar
Çeviren: Ayhan Yıldırım
Yayınevi: İnsankitap Yayınları
Türü: Tasavvufi
Sayfa Sayısı: 476
Satın Al: İnsanKitap

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Feridüddin Attar’ın kaleme aldığı “Mantıku’t Tayr”, tasavvufun sembolik dili olan “kuş dili”ni, kuşların merkezde olduğu bir anlatım biçimi ile ele alan alegorik bir eser olarak dikkat çeker. Atar, Tasavvuf’un en önemli unsurlarından biri olan seyr-i süluk mefhumunu, kuşların dünyasında anlatma yoluna giderken, anlatım biçimini hem doğrudan doğruya nasihatler, hem de bazı hakikatlerin yüklediği özel semboller üzerine kurmuştur.
Abdullah Akın
***

“Merhaba ey doğru yolun kılavuzu ve gerçekte her vadinin haber götürücüsü olan Hüdhüd! Sebe sınırlarına varman, Süleyman ile kuşdili konuşman ne kadar da hoş.”

Yorum

Yepyeni bir yorumdan daha herkese MERHABALAR,
Maalesef ders yoğunluğumdan dolayı çok fazla kitap okuyamadığım bir dönemden geçiyorum. Buna rağmen yine de direniyorum. Bu ay içerisindeki ikinci kitabım Feridüddin Attar’ın “Mantıku’t-Tayr” kitabı. Kitabın tasavvufi olduğunu açıkçası bilmiyordum ve bu yüzden ilk başlarda canım sıkıldı ve ‘bıraksam mı’ diye düşündüm, ama okudukça içimi bir ferahlık, bir huzur kapladı. Tasavvufi açıdan oldukça hoş bir kitap. Kitap konu olarak aslında Simurg (Anka Kuşu) efsanesi üzerine kurulu. Birçok kuş bir olup kendilerine bir yönetici, lider ya da padişah, hükümdar seçmek için yolculuğa çıkmaya karar verirler. Bu yolculukta onlara Hz. Süleyman her zaman değer verdiği Hüdhüd kuşu liderlik edecektir. Kimileri vazgeçmek istese de bu yolculukta Hüdhüd bilgece, tasavvufi hikayeleriyle onlara motivasyon verecektir. Kitabı okumanızı gerçekten tavsiye ederim. Emin olun ki bir şey kaybetmeyeceksiniz.

Puanlama:

 ~~Alıntılar~~

*Eğer sen! Dostun cemalini seviyorsan gönlün onun yüzünün aynası olduğunu bil. (Sayfa: 119) 
*Kainatın özüdür aşk her daim. Dertsiz aşk eksiktir. (Sayfa: 126)
*Ey zerre kadar kıymetli olmayan! Kendi acizliğini ve bayağılığını görmen umuduyla sabrediyorum. (Sayfa: 263)
*Aşktan bir nebze haberin olsaydı bütün kusurları erdem olarak görürdün. (Sayfa: 317)
*Gönlündeki zarayı yak da dağla, çünkü dert dünyasında gönül ehli olanlar er kişiyi yarasından tanırlar. (Sayfa: 340)
*Her insanın nasibi hayali kadardır. Hiç kimse halin ne olduğunu bilmez. (Sayfa: 420)


Çekim Hataları [ Kurban Bayramı Mesajı ]

Herkese Merhabalar,
Hatırlarsanız kurban bayramının 1.günü Türkmen asıllı Afgan arkadaşımla birlikte sizler için hazırladığımız 6 farklı dilde Kurban Bayramı Mesajı'nı yayınlamıştık. Videomuz facebook ve instagram üzerinden çok beğenilince sizler için kamera arkasında yaşadığımız eğlence dolu anları düzenleyip yayına hazırladık. Umarım bunu da diğer videomuz kadar beğenirsiniz. İyi Seyirler...

Youtube sayfamdaki diğer videolar için BURAYA 
İnstagram hesabıma göz atmak için de, BURAYA tıklayabilirsiniz.

Lütfen daha iyi paylaşımlar yapabilmem için: Youtube sayfama üye olmayı veya videomu beğendiyseniz beğen tuşuna basmayı unutmayın! Başka bir yazımda görüşmek dileğiyle...


"Serenad"



Kitabın Adı: Serenad
Yazarı: Zülfü Livaneli
Yayınevi: Doğan Kitap Yayınları
Türü: Gizem, Dram, Aşk, Tarih
Sayfa Sayısı: 481
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran’ın (36) ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner’i (87) karşılamasıyla başlar.

1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile’ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikayesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.

Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

Okurunu sımsıkı saran Serenad’da Zülfü Livaneli’nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz dengesi.

Yorum

Allahım… Allahım… Bu nasıl bir kitaptı böyle. Aslında ilk başta pek sarmadı ve sıkıldım, ama bu nasıl bir hikayedir böyle. Romantizm açısından olmasa da, tarihi açıdan içime işledi ve vücudumun en derinlere ulaştı diyebilirim. Bazı yerlerde yazarın yazmış olduğu gerçekliğimize lanet bile okudum ve Struma gemisinin hikayesini, Nazileri araştırmaya başladım. Gerçekten II. Dünya Savaşı’nın acı dolu tarihine yeniden şahit oluyorsunuz. Konu açısından aslında arka kapak tanıtımı yeterli gibi ama, yine de bende bir şeyler ekleyeyim.

Maya Duran, 36 yaşında dul bir annedir. İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler bölümünde çalışmaktadır. Bir gün ABD’den Yahudi olmamasına rağmen Yahudi bir kız ile evlendiği için Nazilerin baskılarından kaçıp uzun bir süre önce İstanbul’a gelip İstanbul Üniversitesi’nde öğretmenlik yapmış ve daha sonra sınır dışı edilmiş olan Alman asıllı Maximilian Wagner, konuşma yapmak için gelir. 87 yaşında olmasına rağmen oldukça yakışıklı olan bu adam, Maya’nın hayatını bir anda değiştirecek ve tarihin tozlu ve bazen kirli sayfalarında bir yolculuk yapmasını sağlayacaktır. Kendimizi bir yandan Nazilerin arasında, Yahudilerin maruz kaldığı işkencelere şahit olurken; bir yandan Rusların masum canlara nasıl kıydığına şahit olurken ve bir yandan da; Türklerin boğazın ortasındaki canları nasıl hiçe saydığını göreceğiz.

Yaşananlar ne kadar sinirimizi bozsa da maalesef gerçek. Bu yüzden yazarımızı ayrıca seviyorum. Kalemini ve bilgi birikimini gerçekten çok akıllıca kullanıyor Zülfü Livaneli.

Puanlama:

 ~~Alıntılar~~

"Aşk denilen şey, çocuk yapmakla sonuçlanması gereken bir kandırmaca (mı gerçekten?)" -Sayfa 19-
"İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer. Sana hep ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin." -Sayfa 46-
"Kimi insanın yüreği karanlık, kiminin ki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülükle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru!" -Sayfa 88-
"Bir zamanlar çocukların belli bir yaşa gelince götürüldüğünü, yerlerine yetişkin insanlar getirildiğini düşünürdüm. Yani büyümek denen şeyin öyle birdenbire gerçekleştiğini." -Sayfa 144-
"Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hpsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu." -Sayfa 213-
"İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar." -Sayfa 231-
"Senden çalınabilen bilgi, senin değildir." -Sayfa 240-
"Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim." -Sayfa 416-


Kurban Bayramınız Mübarek Olsun...

Güzel ama, aileden uzak bir bayram sabahından Herkese Merhabalar,
Bugün arkadaşımla birlikte sizin için 6 farklı dilde (Türkmence, Farsça, Peştuca, Kırgızca, Hintçe ve Türkçe) Kurban Mesajı hazırladık. Diller farklı olsa da, anlam aynıydı aslında: Kurban Bayramınız Mübarek Olsun... Videoyu umarım beğenirsiniz. İyi Seyirler...


Youtube sayfamdaki diğer videolar için BURAYA 
İnstagram hesabıma göz atmak için de, BURAYA tıklayabilirsiniz.


"Küçük Prens'i Hiç Böyle Okumadınız"

Herkese yeniden Merhabalar,
Bugün sizlerin karşısına uzun zamandır yapmadığım bir şeyle, bir kitap tanıtımıyla çıkıyorum. Aslında kitabımız herkesin bildiği ve okuduğu bir kitap olan: "Küçük Prens". Yazarımızın ölümünün üzerinden çokça bir zaman geçtiği ve kitap üzerindeki telif hakkı kalktığı için Türkiye'ye bu kitabın ilk çevirisini getiren Mavibulut Yayınları'nın satışları düşerken, telif hakkı serbestliği yüzünden kitabın farklı farklı yayınevlerinden çıkan satışları da hızlaca artmaya başladı. Bugün duyurusunu yapacağım Küçük Prens ise; tamamen değişik bir konsept ile karşımıza çıkıyor. Panama Yayınları, Küçük Prens kitabını, eski Türkçe'yle, yani Göktürkçe olarak basmaya karar vermiş ve yazım aşaması bitmiş. Duyurusunu da Facebook hesabından yaptı. İşte o kitaptan kareler ve Panama Yayınları'nın notu:




"Göktürkçe Küçük Prens"imizin çevirisi nihayet bitti. Bir sayfa Türkçe bir sayfası Göktürkçe. Ya da "Tigin" mi demeliydik .

Bir Türkolog bölümü öğrencisi olarak merak ettiğim bu kitabı açıkçası deli gibi istiyorum. Umarım en kısa zamanda raflarda görürüz. Bu güzel haber için Panama Yayınları'nı ayrıca tebrik ederim. Bence bu kitap için kütüphanenizde şimdiden yer açmaya başlayın. Ben ancak Türkiye'ye döndüğümde sahip olabilecek ve bu dili ileride öğreneceğim ama, yine de kütüphanemde eşsiz bir yere sahip olacak diyebilirim.


Şu Aralar BEN...

Herkese Merhabalar,
Şu aralar yine blogumu ihmal etmiş durumdayım. Aslında bunun da nedeni Kırgızistan'a geri dönmüş olmam. Geçen sene üniversitede hazırlık sınıfını bitirdim ve bu sene asıl bölümüme, Türkoloji bölümüne başladım. Aslında dönmeden size Türkiye'den veda yazısı yazmak ve buraya geldiğimde yazmaya devam edeceğimi söylemek istiyor ve video çekmeyi planlıyordum ama, uçağımın gününü karıştırdığım için son anda bavuluma elime ne geçerse tıkıştırıp, uçağımın kalkmasına iki saat kala evden çıktığım için bunların hiçbirini yapamadım. Bu arada gelirken yanımda yine kitap getirmeyi de unutmadım. Yanımda toplam 20 kitap getirebildim o heyecana rağmen. İşte kitaplarım:


Bu arada İnstagram üzerinden Türkiye'deyken bir arkadaşla anlaşıp ortaklaşa Zülfü Livaneli'nin "Serenad" kitabını okumaya karar vermiştik. Bu yüzden onu okuyoruz şu anda. Dilerseniz sizde bize katılabilirsiniz. Kırgızistan, zaman olarak Türkiye'ye göre 3 saat ileride olduğu için sloganımızda "Zamana Meydan Okuyoruz!" oldu. Arkadaş okurken ben uyuyorum, ben okurken arkadaş uyuyor. Biraz ilginç bir durum aslında. Kitapta şu anda 150. sayfadayım. Biraz durgun gibi ama, hareketlenmeye başladı. "Ya Bismillah" deyip okumaya devam edeceğim bu yazımdan sonra.

 
Bu arada gelirken yanımda getirmeyi unuttuğum iki kitap vardı: "Hiçliğin Kıyısında" ve "Schindler'in Listesi".
Sağolsun, benim gibi İstanbul-Esenyurt'ta oturan dosum bana bu kitapları da iki gün önce getirdi. Fotoğraflarını çekmedim ama, okuduktan sonra yorumlarımı paylaşırım.

Bu arada BEN; bu aralar baya bunalım halindeyim. Bölümümde bir ders dışında hepsi Kırgızca ve edebi terimler Rusça. Bir hocamız Rusça, Kırgızca, Türkçe ve Özbekçe olmak üzere 10 kitap adı yazdırdı ve hiçbirini bulamadım. Bulsam okumalıyım. 
Yine de, iyi yanlarda var: Rusça ve İngilizce derslerine başladık. (Kırgızca da istedim olmadı. -_- ) 
 
Önce sınıfımı geçmem için dualarınızı ve sonra da yorumlarınızı benden esirgemeyin olur mu?
 
BEN BA-ŞA-RA-CA-ĞIM!


"Şifacı"



Kitabın Adı: Şifacı
Orijinal Adı: Venetian Contract
Yazarı: Marina Fiorato
Çeviren: Ayhan Ece Şirin
Yayınevi: Arkadya Yayınları
Türü: Tarihi, Gizem, Tıbbi
Sayfa Sayısı: 442
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Dünyaya hükmeden iki güç…
İmparatorlukta saltanatı elinde tutan bir kadın: Nur Banu Sultan.
Ve ölüm döşeğindeyken ortaya çıkan müthiş bir sır.

1580’ler, Osmanlı İmparatorluğu… Haremdeki kadınları iyileştiren bir şifacı olan Feyra, bir sabah yine her zamanki gibi Topkapı Sarayı’nın yollarını arşınlayıp hareme gittiğinde, sultan Nur Banu’nun hasta olduğunu görür. Başlangıçta bu durumu pek önemsemeyen Feyra, bir süre sonra Nur Banu’nun zehirlendiğini anlar ve Nur Banu’nun son saatlerini rahat geçirmesi için kendisine ilaç verir. Bu esnada Nur Banu Sultan, Feyra’yla yıllardır sakladığı sırrını paylaşır: Feyra, Nur Banu Sultan’ın kızıdır. Son anlarında gerçekleri dile getiren Nur Banu Sultan, ayrıca oğlu Murat’ın Venediklilerle kendisine olan düşmanlığından bahsedip hazırladığı tuzağı anlatır. Feyra’yı uyaran Nur Banu Sultan, kendisine iki büyük devletin kaderini belirleyecek önemli bir görev verir. Hem imparatorluğun hem de Feyra’nın babasının kaderi Feyra’nın ellerindedir artık.

Yorum

Yorumum Spoiler içermez!
Kaptan-ı derya Timurhan Murat’ın kızı Feyra Adalet, Osmanlı sarayında cariyelerden ve Nurbanu Sultan’dan sorumlu bir doktordur. Bir gün onu yetiştiren hocasından Nurbanu Sultan’ın hasta olduğunu öğrenir ve onu muayene etmek için yanına gider. Muayene ederken en son üzüm yiyen Nurbanu Sultan’ın zehirlendiği öğrenen Feyra, ölmek üzere olan Nurbanu’nun  son anlarında yanındadır ve Nurbanu, Feyra’ya daha önceden öğrettiği Venedik diliyle: kendisinin asıl adının Cecilia Baffo olduğunu ve daha önce Venedik’ten feyra’nın babası Timurhan ile kaçtığını, ama kendisine hamileyken II. Selim tarafından alı konularak onun kadını olduğunu, oğlunun Venediklilere tuzak kurduğunu ve Feyra’nın bu tuzağı engellemesini anlattıktan sonra ölür. Bu arada Nurbanu’nun II.Selim’den olan oğlu III.Murat tahtta oturduğu ve Venediklilerden nefret ettiği için Feyra’nın babasını da kullanarak bir gemi hazırlatır ve bu gemiyle birlikte hem Feyra’nın babasını, hem de dört adamını Venedik’e veba salgınını hasta bir adam vasıtasıyla yaymaya çalışır. Üvey kardeşi III.Murat’ın kendisini cariyesi ve gözdesi yapmak istediğini öğrenen Feyra da gizlice Sultan’ın adamlarından kaçarak gemiye saklanır ve Venedik’e doğru yol alır. Yalnız veba zaten Venedik’e yayılmıştır ve çare bulunamamaktadır. Üstelik Feyra’nın babası da vebaya yakalanmıştır.

Yorumumu konudan dolayı sona sakladım. Açıkçası şunu söylemeliyim ki, kitap müthiş bir tarihi dokuya sahip ve yazarın yardımcıları çok iyi çalışmış Osmanlı kültürü, yaşantısı, mimarisi ve tıbbı hakkında. Öyle ki, bir ara ‘yazar Türk mü?’ diye bile düşündüm. Bizim kültürümüzü ve dinimizi ve her şeyi yani o kadar güzel anlatmıştı ki bu kitap. (Bizim yazarlarımız gibi yalan yazmamış veya geçmişimizi kötülememiş.) Bu arada yazarın bu ilk kitabı değilmiş Arkadaş Kitapevi baskısıyla da iki-üç kitabı yayınlanmış daha önceleri.
Kitapta beğenmedim kısımsa, Nurbanu Sultan’ın başka birinden bir çocuğu olması ve II. Selim’in zorla Feyra doğduktan sonra Nurbanu’ya sahip olması. Bunların dışında bir de yayınevi yalanları ve yanlışları var. Kitabın adı: “Şifacı”, ama orijinal adı: “Venedik Sözleşmesi”. (Gerçi adı Venedik Sözleşmesi olsa almazdım herhalde.) Hal böyleyken kitapta pek tedavi olayı göremedik. Yani, biraz atraksiyon bekledim. Hasta iyileşmesi bekledim, ama yok tabiî ki. (Çok az vardı!) Diğer bir unsur arka kapakta “Nurbanu”nun ayrı yazılması. Nurbanu birleşiktir Arkadya Yayınları bilginize. Yani kısacası kitap tarih severler için oldukça güzel ve etkileyici. Tavsiye edilebilir ama, yine de son söz sizin! Şunu da söylemeliyim: Kitap tarihi bir kitap olduğu için dalgasız deniz gibi. Durgun yani...

Puanlama:


"Mucizevi Mandarin"



Kitabın Adı: Mucizevi Mandarin
Yazarı: Aslı Erdoğan
Yayınevi: Everest Yayınları
Türü: Anı, Deneme
Sayfa Sayısı: 142
Satın Al: D&R

Tanıtım Bülteni / Arka Kapak:
Dünya okurlarınca “geleceğe kalacak elli yazar” arasında sayılan Aslı Erdoğan’ın il öykü kitabı: Mucizevi Mandarin. Yalnızca Türkçe’de değil çevrildiği yabancı dillerde de aynı ilgiyi uyandırmış bir kitap. Hoyratlığın karşısında ince ve güçlü bir direnç…



Yorum

Herkese yepyeni beğenmediğim, bunaldığım bir kitap yorumundan daha merhabalar. Aslında o kadar büyük bir hevesle başlamıştım ki anlatamam, ama kitapta beğendiğim birkaç söz ve ilk üç sayfalık giriş bölümü dışında kitap beni kendinden oldukça uzaklaştırdı. Arka kapak yazısında öykü kitabı demesine de bakmayın, çünkü; bildiğiniz deneme türü bir kitap. Ben okurken bazı sözlerin gücünü de hissettiği söylemeliyim yalnız. Alıntı yapmak isterken bile yapamayacağınız şekilde metine kök salmış sözler. Biraz okurken de kızlara yönelik olduğunu hissettim bu kitabın ki bu da yazarın bize kendini unutturamaması yüzünden gerçekleşti. Metinden kopmalıydı bence. Bir diğer unsur yazarın cinselliği bir haz unsuru gibi sürekli yazması ve Türk insanını olabildiğince yerden yere vurmasıydı. Kısası mı? – Bazı kitaplar vardır ki göz alabildiğine kalındır ama, bir çırpıda okunur. Bazı kitaplar vardır ki, ince görünür, gönül coşturur, ama bu kitap gibi içiten içe seni doldurur. Yani ben pek beğenmedim. Bu arada ilk kısım belki öykü sınıfına girer. Nedeninin bir türlü yazılmadığı bir gözü kör veya kör olmak üzere bir kızın hikayesini anlatmakta. Kızımız Türk bu arada!?

Puanlama:

~~Alıntılar~~

"Çocukluğuma ilişkin bir noktanın daha açıklığa kavuşması gerekiyor; o da, daha o zamanlarda bile içimde bir tutam delilik taşıdığım. Şu çileli, bereketli, köhne dünyamızın düş düş kırıklıklarına dayanamayıp da deliliğin acıya dayanıklı avuntusuna sığınanlardan değilim, sonradan görme delilerden yani." (Sayfa 7)

"Bir şehir, ancak içinde sevdiğiniz biri olunca yaşamaya başlar." (Sayfa 9)

"Bir erkek, karşına kurulmuş, sanki sen onun kaburga kemiği bile etmezmişsin gibi bir tavırla, senin hakkında, geçmişin, geleceğin, ne olduğun, ne olamayacağın hakkında ahkam kesmeye kalkışınca onu sakın dinleme. Sana kalçalarının fazla yağlı, göğüslerinin sarkık, gözlerinin daima uykulu olduğunu, kafanın pek hızlı işlemediğini söylüyorsa, edebiyat zevkini bayağı bulup, lisansüstü çalışmana ya da acemiliklerle dolu ilk şiirlerine, bestelerine bıyık altından gülüyorsa anında bırak onu. Hele hele, bir de tutmuş senin asla mutlu olamayacağını ileri sürüyorsa, haddini bilmez bir alçaktır, burnunun üzerine bir yumruk hak etmiştir." (Sayfa 25)

"Kaçmanın ağır cezasıdır sürgün, geçmişini bir kez terk eden, ona bir daha hiç geri dönemez." (Sayfa 71)

"Köşeye sıkıştırılan hayatın çığlığını duyar ve alayla gülümser ölüm. O herkese farklı bir yüzünü gösterir ve yüzü maske gözleri kadar sır doludur." (Sayfa 96)

"İnsan karanlık, dipsiz bir kuyudur. Acısının derinliklerinde boğulur." (Sayfa 97)

"Topraklar, sahip olmak için değil, hatırlanmak içindir." (Sayfa 107 - Don Juan'ın Sözü)

"Gökyüzü yaşayanlarınca, toprak ölülerindir." (Sayfa 107)

" 'İstanbul, yorgun ve alımlı bir kadın,' diye düşündüm, 'onca hor kullanılmış olmasına karşın güzel kalmayı başarmış, kalbi yaralı bir yosma. Değerini hiç bilmeyen erkeklerle yatmış; güzelliğini, her defasında azar azar yitirerek sunmuş onlara ve bğışlamış. Kolayca ele geçirilen ama hiç ulaşılamayan mağrur, benzersiz bir kadın.' "(Sayfa 118)

"Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını, hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği, hatta fark etmediği huylarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü." (Sayfa 122)

"İnsan anlatacak bir şeyi kalmayınca susmalıdır." (Sayfa 127)